Yerleşimci Sömürgecilik Ve Ekokırım: İsrail'in Filistin Topraklarında Uyguladığı Kolonyal Ekoloji

Filistin topraklarında İsrail'in yürüttüğü asimetrik askeri operasyonlar, işgaller, yerleşim politikaları ve kaynak kontrolü uygulamaları, yalnızca ağır insan hakları ve insancıl hukuk ihlalleriyle sınırlı kalmamakta, aynı zamanda oldukça trajik ve geri döndürülmesi imkânsız çevresel yıkımlara ve ekokırıma yol açmaktadır. Bir ekosistemin kasıtlı ve sistematik biçimde tahrip edilmesi anlamına gelen ekokırım; yalnızca Filistin topraklarında değil, İsrail'in saldırganlığının ulaştığı bütün bir coğrafyada 'işgalci yayılma rejimine' dönüşmektedir. Doğaya yönelen sistematik yıkım iradesine dayanan ekokırım; insanların tüm yaşam alanlarının, ekonomik faaliyetlerinin ve kültürel sürekliliklerinin yok edilmesi anlamına gelmektedir. Kolonyalist işgal politikası yürüten İsrail'in 2023'ten bu yana işlediği savaş suçları ve soykırım eylemlerinin yanı sıra bölgede gerçekleştirdiği ekolojik yıkım; telafisi imkânsız bir trajediye yol açmaktadır. Siyonist kolonyal ekoloji; asimetrik saldırganlık, altyapı yıkımı ve doğal kaynaklara erişimin tümüyle sınırlandırılması yoluyla çok katmanlı biçimde ağır tahribatlara neden olmaktadır.

İsrail'in Gazze Şeridi ve Batı Şeria'da 'ateşkes' sonrasında sürdürdüğü yerleşimci terörü ve saldırganlıklar, insanlık tarihinin kadim medeniyet havzalarından birisini oluşturan coğrafyada toprağın, suyun ve havanın ciddi biçimde kirlenmesine neden olmaktadır. "Uluslararası Belirli Konvansiyonel Silahlar Sözleşmesi" tarafından kullanımı yasaklanan bombalar da dâhil olmak üzere İsrail'in yoğun bombardımanları sonucunda ortaya çıkan moloz yığınlarının içinde ağır metaller, patlayıcı kalıntıları ve toksik kimyasallar bulunmaktadır. Söz konusu maddeler zamanla toprağa ve yeraltı sularına sızarak hem tarımsal üretimi olumsuz etkilemekte hem de halk sağlığını ciddi biçimde tehdit etmektedir. Çevresel şiddet rejimi üreten İsrail'in, sistematik biçimde Gazze'de hedef aldığı su ve kanalizasyon altyapısı, atık suyun arıtılmadan denize ve yeraltı kaynaklarına karışmasına yol açmaktadır. Bu gayri insani ve trajik durum yalnızca deniz ekosistemini tahrip etmekle kalmayıp, aynı zamanda sağlıklı suya erişimi ve içme suyu güvenliğini de ciddi biçimde tehlikeye atmaktadır.

Trajik bir ekokırım politikası yürüten İsrail'in bölgedeki ekolojik-çevresel yıkımının merkezinde mevcut su kaynakları üzerindeki kontrolü yer almaktadır. Öyle ki, Batı Şeria'daki su kaynaklarının büyük bir kısmının İsrail'in kontrolünde olması, Filistin halkının temiz suya erişimini ciddi biçimde kısıtlamaktadır. Bu noktada İsrail, Filistin halkının temiz suya erişimini tecziye edici bir silah olarak kullanmaktadır. Uluslararası Af Örgütünün konuya ilişkin kapsamlı raporunda, İsrail'in kurduğu apartheid sisteminin asimetrik savaş aygıtlarından birisinin de su kaynaklarının kontrolünün olduğu vurgulanmaktadır. Yine Af Örgütünün bir başka raporunda (Troubled Waters-Palestinians Denied Fair Access to Water); Filistinlilerin temiz suya erişiminin İsrail'in saldırganlık rejimiyle sistematik biçimde kısıtlandığı ve bunun ağır insan hakları ihlallerine yol açtığı kaydedilmektedir. Ayrıca İnsan Hakları İzleme Örgütünün 2024 tarihli raporunda; İsrail'in, Gazze'de temiz suya erişimi kısıtlamasının "bir savaş aracı" ve hatta "soykırım eylemi" olarak değerlendirilebileceği ileri sürülmektedir. Bir çevresel adalet ve yapısal şiddet meselesi olarak değerlendirilmesi gereken bu durum, İsrail'in yürüttüğü ekokırımın kirli iktidar mantığını da açığa çıkarmaktadır.

İsrail'in soykırım eylemlerine eklemlenen ekokırım politikasının kirli hedeflerinden birisinin de tarım alanları ve tarımsal faaliyetler olduğu görülmektedir. Bu noktada tarımsal sulamanın yetersizliği, toprakların verimsizleşmesine ve çölleşme riskinin artmasına neden olmaktadır. Doğal olarak bu yıkım politikası Filistinli çiftçilerin geçim kaynaklarını kaybetmesine ve yoksunluğa maruz bırakılmalarına yol açmaktadır. Bu meyanda tarım alanlarının ve özellikle de zeytin ağaçlarının tahrip edilmesi ekokırımın bir başka trajik boyutunu gözler önüne sermektedir. Zira 'toprağa bağlılık, yaşamın idamesi, kimlik, refah ve direnişin' güçlü bir simgesi olan zeytin ağaçları, Filistin'in hem ekonomik hem de kültürel yaşamında merkezi bir değere ve konuma sahip bulunmaktadır. Ancak işgalci-yerleşimci terörüne alan açmak adına yüz binlerce zeytin ağacının söküldüğü veya yakıldığı rapor edilmektedir. Bu ağaçların yok edilmesi; biyolojik çeşitliliğin azalmasına, toprak erozyonunun artmasına ve karbon döngüsünün bozulmasına neden olmaktadır. Bu ekokırım şiddeti doğal olarak uzun vadede ekosistemlerin kendini yenileme kapasitesini de zaafa uğratmaktadır.

Apartheid rejiminin yıllardır Gazze'de uyguladığı abluka bu ekolojik yıkımı daha da derinleştiren bir diğer önemli faktörü oluşturmaktadır. Diğer temel ihtiyaç malzemeleri gibi inşaat malzemeleri, yakıt ve teknik ekipman girişine getirilen kısıtlamalar, yıkılan altyapının onarılmasını imkânsız hale getirmektedir. Enerjiye adil erişimi de kısıtlayan apartheid rejiminin kısıtlama politikalarının yol açtığı elektrik kesintileri nedeniyle su arıtma tesisleri düzenli çalışamamakta ve bu da çevre kirliliğini artırmaktadır. Ayrıca tarımsal üretimde kullanılan gübre ve ekipmanlara erişimin kısıtlılığı, toprak verimliliğini düşürmekte ve gıda güvenliğini tehdit etmektedir. Bu ekolojik yıkım rejimi altında doğa, kendini tümüyle onarma kapasitesini kaybetmekte ve çevresel çöküş hız kazanmaktadır.