Uluslararası hukukun kuvvet kullanma rejimine aykırı biçimde Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail'in 28 Şubat tarihinde İran'a yönelik başlattığı saldırı savaşının (war of aggression) küresel maliyeti giderek derinleşmektedir. Bölgesel güvenliği ve istikrarı hedef alarak bölgeyi kaosa sürükleyen İsrail'in devlet terörü sınır tanımaz biçimde devam etmektedir. Ulusların 'egemenlik ve toprak bütünlüğü' hak ve yetkilerini yok sayan Siyonist rejimin bu sınır tanımaz saldırganlığı Lübnan topraklarına yönelik işgal ve imha planıyla sürmektedir.
Amerikan-İsrail ittifakının İran'a yönelik olarak başlatmış olduğu saldırı savaşını teopolitik, jeostratejik ve jeopolitik emelleri açısından fırsat bilen İsrail savaş kabinesinin Lübnan'a yönelik saldırısı; uluslararası hukuk, insancıl hukuk ve insan hakları hukukunun normatif sınırlarını ihlal eden yeni bir bölgesel kriz alanı yaratmaktadır. İsrail'in başlattığı kara harekatı; savaşı başlatma hukuku (jus ad bellum) çerçevesinde hem 'kuvvet kullanma yasağı' hem de 'devlet egemenliği' ilkeleri bağlamında tümüyle uluslararası hukuk normlarına aykırılık teşkil etmektedir. Resmi rakamlara göre Lübnan'da 3 Mart tarihinden itibaren 1318 kişiyi katleden İsrail, uluslararası insancıl hukuk (jus in bello) çerçevesinde sivillerin korunmasına ilişkin tüm normları hiçe saymaktadır. Özellikle 'sivillerin yaşam hakkının ihlali, kitlesel yerinden edilme ve orantısız güç kullanımı' gibi savaş suçları, uluslararası hukuk düzeninin meşruiyetini ve yetersizliğini yeniden gündeme getirmektedir.
Birleşmiş Milletler Şartı'nın 2 (4). maddesi doğrultusunda "kuvvet kullanma yasağı", devletlerin başka bir devletin toprak bütünlüğüne karşı güç kullanmasını açık biçimde yasaklamaktadır. 'Zorunluluk, aciliyet ve orantılılık' kriterleriyle sınırlı tutulan 'meşru müdafaa hakkı' bu açık yasağın istisnasını oluşturmaktadır. Ancak İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırganlığının kapsam ve yoğunluğu dikkate alındığında, bu saldırganlığın açık bir hukuka aykırılık teşkil ettiği görülmektedir. İsrail'in bu saldırganlığı 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokolleri çerçevesinde belirlenen uluslararası insancıl hukukun silahlı çatışmalar sırasında sivillerin korunması yönündeki normunu ihlal etmektedir. 'Ayrım gözetme, orantılılık ve askeri gereklilik' ilkelerini öngören tüm insancıl hukuk normlarını haleldar eden İsrail savaş kabinesi; Gazze'de yürüttüğü savaş suçlarının bir benzerini Lübnan topraklarında sürdürmektedir. İsrail güçlerinin yoğun bombardımanları neticesinde Güney Lübnan'daki sivil yerleşim alanlarının sistematik biçimde tahrip edilmesi; yerel köprüler ve bağlantı yollarından oluşan ulaşım altyapısının bombalanması; hastaneler, okullar ve enerji altyapısı gibi sivil tesislerin imha edilmesi; sivil halka yönelik ağır kayıpların yanı sıra yaşamın sürdürülebilirliğini de imkânsız kılmaktadır.
Bölgeyi terörize eden İsrail saldırganlığının en trajik sonuçlarından birisini, kitlesel zorla yerinden edilmeler oluşturmaktadır. Sivillerin zorla yerinden edilmesini açık biçimde yasaklayan uluslararası hukuk normlarını hiçe sayan Siyonist rejim; Lübnan'da yüz binlerce insanın evlerini ve yurtlarını terk etmek zorunda bırakmaktadır. Devlet terörüne maruz bırakılarak zorla yerinden edilen siviller açısından bu trajik durum; yalnızca fiziksel mekân kaybına yol açmamakta aynı zamanda toplumsal yapının parçalanmasına ve sosyo-ekonomik yaşamın çökmesine neden olmaktadır. Bu durum hem uluslararası insan hakları hukuku hem de uluslararası insancıl hukuk açısından yerinden edilen sivil halkın çoklu hak ihlallerine maruziyetini ortaya çıkarmaktadır. Nitekim 'barınma, gıda, sağlık, güvenlik ve eğitim' gibi temel haklara erişim bu ihlallerin başını çekmektedir. Kuşkusuz söz konusu ihlaller daha çok çocuklar, kadınlar ve yaşlılar gibi kırılgan gruplar üzerinde orantısız etkiler yaratmaktadır. Zorla yerinden edilen sivil halk, yaşamın idamesini imkânsız kılan saldırılar neticesinde hem temel haklarından mahrum bırakılmakta hem de varoluşsal anlamda savunmasız kılınmaktadır.
Bu noktada uluslararası insan hakları rejimi, bir yandan 'evrensellik ve doğuştanlık' ilkeleri üzerinden insan onuru temelinde 'yaşam hakkını' koruma iddiasında bulunurken, diğer yandan 'seçilmiş' nüfus ya da ulusların yaşamlarını daha 'korunmaya değer' ve 'yas tutulabilir' olarak kabul etmektedir. Bu 'seçkinci' ve 'dışlayıcı' hak öznesi tasavvuru doğrultusunda bazı yaşamlar 'gözden çıkarılabilir' ve 'yas tutulamaz' olarak konumlandırılmaktadır. Böylece en temel insan hakkı olarak yaşam hakkı; 'farklılaştırılmış, hiyerarşik ve seçici' bir müdahale nesnesine dönüşmektedir. Ne yazık ki İsrail'in yıllardır Filistin topraklarında ve bölgede sürdürdüğü sistematik saldırganlığını 'rasyonalize' eden bu iktidar mantığında sivillerin ölümleri; kaçınılmaz sivil zararlar, niceliksel bir durum ve stratejik bir sonuç olarak görülmektedir.
Siyonist ideoloji üzerinden yapılandırılan küresel hegemonik iktidar; Ortadoğu coğrafyasını sürekli bir çatışma alanı haline getirmek suretiyle 'düşmanlaştırılan' sivillerin yaşam koşullarının sistematik biçimde tahrip edilmesine ve bu nüfusların doğrudan ya da dolaylı biçimde ölüme maruz bırakılmasına sessiz kalmaktadır. İsrail'in işgal politikasının coğrafi alanını genişletmek adına sürdürdüğü yoğun bombardımanlar, altyapının çökertilmesi ve temel yaşam imkânlarının ortadan kaldırılması, bölge halkına yönelen 'yaşam-ölüm politikasının' zamana yayılan bir süreç olduğunu göstermektedir. Filistin ve Lübnan halkının yaşamlarının sistematik biçimde değersizleştirilmesi, onların maruz bırakıldığı ihlallerin sıradanlaşması ve görünmezleşmesi, modern insan hakları rejiminin seçici doğasını ve ayrıştırıcı değer hiyerarşisini açığa çıkarmaktadır.

3