Contra Legem Savaş Doktrini: Uluslararası Hukuk Düzeninde Kuvvet Kullanma Yasağı

Westphalia düzeninden bu yana devletlerin egemen eşitliği ve toprak bütünlüğü ilkesi uluslararası sistemin temel esasını oluşturmaktadır. Söz konusu ilke, 1945 sonrası dönemde Birleşmiş Milletler (BM) Şartı ile normatif bir çerçevede yeniden tanzim edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail'in ortaklaşa İran'ın nükleer programını gerekçe göstererek başlattıkları savaş ile uluslararası hukuk düzeninin bu temel ilke ve normlarını ciddi bir sınamaya tabi tuttuğuna tanıklık edilmektedir. Bu türden hukuka aykırı (contra legem) ve gayri meşru saldırganlığı perdelemek adına üretilen "önleyici saldırı" retoriği, uluslararası hukukun jus ad bellum (savaşı başlatma hukuku) normlarına aykırılık teşkil etmektedir. Zira modern uluslararası hukuk düzeninin temel ilkesi olan "kuvvet kullanma yasağı", BM Şartı'nın 2 (4). maddesinde düzenlenmektedir. Uluslararası hukukun "anayasal normu" olarak kabul edilen bu düzenleme, devletlerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmasını ya da kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasını kesin bir dille yasaklamaktadır. Bu yasak, yalnızca bir norm değil, aynı zamanda uluslararası hukukun emredici bir kuralı (jus cogens) niteliğindedir.

BM üyesi egemen bir devlet olarak bu yasal korumaya sahip olan İran topraklarındaki sivil ve askeri altyapıya yönelik asimetrik saldırı; BM Şartı'nın ilgili emredici kuralının açıkça ihlali anlamına gelmektedir. Kuvvet kullanma yasağının iki meşru istisnasından ilkini; BM Güvenlik Konseyi'nin VII. Bölüm kapsamındaki açık yetkilendirmesi oluşturmaktadır. İkinci istisna ise; BM Şartı'nın 51. maddesi uyarınca silahlı saldırı karşısında meşru müdafaa hakkıdır. İlgili madde bir devletin meşru müdafaa hakkını kullanabilmesini; ancak ve ancak kendisine karşı bir "silahlı saldırının gerçekleşmiş olması" şartına bağlamaktadır.

ABD ve İsrail güçlerinin başlattığı askerî operasyonun henüz ilk gününde hava saldırısı sonucu bir okulun vurulması neticesinde trajik biçimde 165 kız çocuğunun katledilmesi, kuvvet kullanma yasağının ve uluslararası insancıl hukukun (jus in bello) koruma vaadinin ne ölçüde hayata geçirilebildiğinin somut bir sınaması olmuştur. 'Meşru müdafaa' iddiasıyla başlatılan saldırının daha ilk gününde bu ölçekte bir sivil kaybın olması bu operasyonun hukuki ve ahlaki zemininin sorgulanmasını gerektirmiştir. Bu noktada uluslararası silahlı çatışmada uygulanacak hukukun (1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokolleri) temel ilkelerinin (ayrım, orantılılık ve askeri gereklilik) bu saldırganlıkta göz ardı edildiği görülmektedir. Nitekim nüfus yoğunluğu yüksek olan bir ülkede yürütülen hava operasyonlarının sivil-asker ayrımını (Ek Protokol I m. 48) dikkate almadığına tanıklık edilmektedir.

Güvenlik Konseyi kararına dayanmayan bu contra legem saldırganlığın öne sürülen tek hukuki dayanağını kolektif 'meşru müdafaa' iddiası oluşturmaktadır. Ancak kolektif meşru müdafaa için saldırıya uğrayan devletin açık çağrısı ve gerçekleşmiş bir silahlı saldırının bulunması şarttır. Bölgesel 'tehdit algısına' dayanarak başlatılan bu savaş, m. 51'in sınırlarını aşmaktadır. Bu durum, kuvvet kullanma yasağının istisnalar yoluyla genişletilmesi anlamına gelmekte ve uluslararası hukukun normatif eşitlik ilkesini zedelemektedir. Ayrıca kuvvet kullanımının 'rejim değişikliği' gibi emperyal bir hegemonik hendeseye dayandırılması da uluslararası hukuk normlarının açık ihlali anlamına gelmektedir. Ayrıca diplomatik ve barışçıl çözüm yollarının tümüyle tükendiğinin kanıtlanması gerekirken henüz diplomasi kanalları açıkken askeri güce başvurmak, "son çare" ilkesini de ihlal etmektedir.

Uluslararası Adalet Divanı'nın Nicaragua v. United States (1986) ve Oil Platforms (Iran v. United States, 2003) kararlarında vurguladığı üzere, meşru müdafaa hakkı ancak ağır ve doğrudan bir silahlı saldırı karşısında doğmakta; ayrıca "orantılılık ve gereklilik" şartlarını da karşılamak zorundadır. İlgili kararlarda silahlı saldırının belirli bir ağırlık eşiğini aşması ve meşru müdafaanın yalnızca saldırıyı püskürtme ve etkisiz kılma amacıyla sınırlı olması gerektiği vurgulanmıştır. Divan'a göre, bir devletin başka bir devlete karşı silahlı gruplara lojistik veya finansal destek sağlaması, her durumda silahlı saldırı olarak nitelendirilemez (ICJ Reports, 1986). Bu içtihat ışığında, İran'dan kaynaklanan doğrudan ve ağır bir silahlı saldırı olmaksızın başlatılan bu savaşın meşru müdafaa savunusuyla gerekçelendirilmesi yerinde değildir.

ABD ve İsrail'in savaş doktrininde İran'ın potansiyel nükleer kapasitesi "bir tehdit" olarak tanımlansa da uluslararası hukukta soyut tehdit algısı ne doğrudan askeri saldırı hakkı ne de meşru müdafaa hakkını doğurmaktadır. Zira bir tehdidin varlığı ile eylemli bir saldırının başlaması arasında derin bir hukuki boşluk bulunmaktadır. Teamül hukukunda meşru müdafaanın sınırlarını belirleyen 1837 tarihli Caroline ilkelerine göre saldırı, müdahalenin "aniden ortaya çıkan, başka bir yolla çözülemeyen ve tartışmaya yer bırakmayacak kadar yakın ve açık" bir tehlikeye karşı yapılması gerekmektedir. Taraflar arasındaki müzakerelerin devam ettiği süreçte İran'a yönelen "ilk vuruş", saldırı suçu niteliği taşımaktadır. ABD güvenlik doktrininde özellikle 2002 Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi ile önleyici meşru müdafaa yaklaşımı öne çıkmaktadır. Ancak Caroline kriterlerine göre, meşru müdafaanın hukuka uygun sayılabilmesi için tehdidin "ani, ezici ve başka seçenek bırakmayan" nitelikte olması gerekmektedir.