12 Eylül'ün Yıkıcı Mirasıyla Yüzleşmek: İstisna Rejiminden Anayasal Demokrasiye

Türk siyasi tarihinde hem demokratik siyasallığı hedef alan hem de anayasallık ilkesi ile hukuk düzeni arasındaki ilişkiyi bir yıkıma maruz bırakarak en derin hukuk-politik kırılmalarından birisine yol açan 12 Eylül 1980 askerî darbesinin üzerinden tam kırk altı yıl geçmiştir. Darbelerin yol açtığı yıkıcı hukuk-politik ve sosyolojik kırılmalar, post-travmatik süreçte demokratik kurumları, normatif yapıları ve siyasal aklı yapıbozumuna uğratmaktadır. Demokratik siyasallığı inkıtaaya uğratarak iktidar değişimini icbar eden ara rejimi olarak darbeler; anayasal düzeni askıya almak suretiyle onun sınırlarını yeniden belirlemekte ve istisnailiği hukuk düzeni içerisinde işleyen bir iktidar tekniğine dönüştürmektedir. Bu yönüyle darbeler; yalnızca anayasal nizamı ihlal eden anti-politik iktidar girişimleri değil, hukukun askıya alınması üzerinden yeni bir hukuk-politik düzen kuran yıkıcı müdahalelerdir.

Nitekim 12 Eylül darbesi aynı zamanda hem iktidarın el değiştirdiği militaristik bir müdahale hem de Türkiye'nin anayasal düzenini yeniden biçimlendiren bir 'istisna deneyimine' tekabül etmektedir. Bu yıkıcı müdahalenin kalıcı etkisi, devlet-birey ilişkisinin normatif çerçevesi ile hak ve özgürlük rejiminin tanziminde açığa çıkmaktadır. Bu yüzden 12 Eylül darbesine dair yapılacak çözümleme; istisna hâlinin hukuk aracılığıyla nasıl olağanlaştırıldığını ve bu süreçte nasıl bir iktidar düzeni ve siyasal özne üretildiğini gözler önüne sermektedir. Bu yönüyle 12 Eylül darbesi, hukuk üzerinden kurulan istisnailiğin anayasal yapılara yönelik tahripkâr etkilerinin ilgili kurumlar aracılığıyla bugüne taşındığı apolitik bir mirasa tekabül etmektedir.

Ara rejiminin yıkıcı mirasının yarattığı hukuksal düzenin normatif politik temsilini, 1982 Anayasası oluşturmaktadır. Vesayetçi iktidar tasavvurunu yasal zeminde tecessüm ettiren 1982 Darbe Anayasası, demokratik siyasallığın askıya alındığı bir istisna deneyiminin içinden doğmuş ve bu deneyimin izlerini kalıcı bir hukuksal forma dönüştürmüştür. Bu yüzden darbe anayasanın anlamı, istisna hâlini kalıcılaştıran ve siyasal alanın sınırlarını yeniden tayin eden apolitik tasavvurda açığa çıkmaktadır. Zira salt hukuksal bir form olmanın ötesinde anayasalar temelde hak ve özgürlükler rejimini belirleyen siyasal-sözleşmesel bir normatif düzene karşılık gelmektedir.

Belirli bir etik-politik tasavvur çerçevesinde yapılandırılan Anayasalar, siyasal alanın meşruiyetini ve sınırlarını tayin eden bir dizgesel yapı oluşturmaktadır. O yüzden anayasal düzenin demokratik niteliği, iktidarın hangi sınırlar içerisinde tutulduğu ve onun karşısında bireyin ne ölçüde özerk bir hak öznesi olarak konumlandırıldığı meselesi üzerinden belirlenmektedir. Bu noktada temel hak ve özgürlükler rejiminin maddi içerimi ve güvence mekanizmaları demokratik siyasallığın temel göstergesini oluşturmaktadır. Zira temel hak ve özgürlükler, etkin bir koruma güvencesine kavuştuğu noktada anayasal metinler özgürlükçü bir karakter kazanmaktadır.

Bununla birlikte 1982 Anayasası'nın kurucu iradesinin temel hak ve özgürlükleri asli bir değer olarak güvence altına almaktan öte, vesayetçi iktidarı tahkim ve siyasal alanı tahdit eden bir anayasallık fikrine dayandığını ifade edebiliriz. Bu düşünce, bizatihi siyasal alanı ve onun kurucu aktörlerini denetleyici bir vesayet iradesiyle, demokratik-politik otoriteyi çevrelemekte ve sönümlendirmektedir. Bu yüzden süreç içerisinde 1982 Anayasası'nın geçirdiği kapsamlı değişikliklerin bu düşünce yapısını tek başına dönüştürmesi mümkün görünmemektedir.

Zira anayasal metnin değişimi, onu mümkün kılan siyasal zihniyetin ve iktidar tasavvurunun kendiliğinden dönüşmesi anlamına gelmemektedir. Gerçek anlamda anayasal dönüşüm, birey-devlet tasavvurundan özgürlük rejimine varıncaya kadar demokratik anayasallığın normatif inşasıyla mümkün olabilmektedir. Bu yönüyle temel anayasallık ölçütü; birey-devlet, devlet-toplum; iktidar-siyaset arasındaki normatif ilişkinin demokratik inşasında somutluk kazanmaktadır.

Bu noktada anayasal normun değişimi onu var eden kurucu politik tahayyül ve insan tasavvurunun dönüşümünü mümkün kılmamaktadır. Nitekim siyasal alanı vesayetçi mekanizmalarla daraltan, siyasal aktörleri itibarsızlaştıran, özgürlük-güvenlik dengesini güvenlikçi paradigma üzerinden bozan 12 Eylül'ün içkin anayasal kodları aşılmadıkça, metinsel normatif değişim gerçek bir anayasal kopuş ve yeniden inşa imkânı yaratamaz.

12 Eylül'ün zihin kodlarıyla hesaplaşma noktasında Anayasanın geçici 15. maddesinin kaldırılması ve darbe suçu faillerinin yargılanması önemli bir eşik oluşturmaktadır. Zira bu eşik, hukuk üzerinden istisnailiğe tanınan dokunulmazlığın kaldırılarak darbe iktidarının hukuk karşısındaki sınırını yeniden tesis etmektedir. Ancak istisna rejiminin hukuksal mirası, bir yandan darbe suçu faillerini yargılamayı bir yandan siyasal alanı vesayet altında tutan ve onu hukuk karşısında rüçhaniyetli kılan anti-demokratik zihniyeti anayasal düzlemde aşmakla izale edilebilir.

Türkiye'nin yeni ve sivil bir anayasaya olan ihtiyacı, yaklaşık yarım yüzyılı deviren 1982 Anayasasının yaşından değil, taşıdığı anayasal paradigmanın aşılması zorunluluğundan doğmaktadır. Bu noktada yeni anayasa; insan onuru, özgürlük, eşitlik ve çoğulculuk ilkelerini esas alan bir normatif inşa olarak tecessüm etmelidir. Bu normatif inşanın kurucu ön ilkesi anayasa yapım sürecinin toplumun tüm kesimlerinin 'özgür, eşit ve etkin katılımına' açık tutulması olacaktır.