İnsan insanın kurdudur diyenlere karşı insan insanın imkânıdır dememiz gerekiyor. Bu coğrafya asırladır insanların birbirine imkân olduğu olgunluklara sahne oldu. İnsanlar acısıyla, kederiyle, zorluğuyla, kolaylığıyla ve sevinciyle birlikte barış ve huzur içinde yaşama iradesini gösterebilmiştir. Tarihin akışı boyunca zaman zaman kimlikler, mezhepler ve inançlar üzerinden derin yarılmalar, sürtüşmeler ve çatışmalar yaşandığı malum. Ancak hadiselerin derinliklerine indiğimizde; bu gerilimlerin merkezinde doğrudan farklılıkların değil, bizzat güç ve iktidar mücadelelerinin olduğunu görüyoruz. Asıl gerekçe iktidar sahiplerinin gücü elinde bulundurma, otoritesini mutlaklaştırma ve kaynakları yönetme arzusu olmasına karşın, görünen gerekçe insanların yönlendirildiği kimlik, mezhep ve inanç mücadeleleridir.
İktidar sahiplerinin ihtirası inanç ve kimlikleri araçsallaştırmış, soyut aidiyetler gündeme getirilerek somut çatışmalar meşru kılınmıştır. Kuşkusuz her aidiyet kendi içinde bir değere sahiptir; insanın kendini güvende hissetmesini, kökleriyle bağ kurmasını ve kültürel devamlılığını sağlar. Bu sebeple aidiyetler korunması, sahiplenilmesi, saygı görmesi ve özgürce yaşanması önemlidir. Ama farklılıkların tehdit olarak görülmesi ve bunlardan çatışma üretilmesi bu araçsallaştırmanın bir göstergesidir.
Günümüzde bu gerçekliğin en yalın halini, cetvellerle çizilen sınırların parçaladığı zihinler ve vicdanlarda görüyoruz. Bu sınırlar önce toprakları parçaladı, daha sonra ise bu parçaların içindeki kalplerde karşılıklı nefret tohumlarını ekti. Daha düne kadar aynı coğrafyayı paylaşan insanların öteki olma hikâyesi ve potansiyel bir tehlike gibi algılanması bu gerçeği bize hatırlatmaktadır. Ama sorun bununla kalmadı. O sınırlar içerisinde yaşayan insanların kültürel kodlar üzerinden yeniden parçalandığına ve birbirinden koptuğuna şahit olduk. Ulus devletin inşa süreci doğası gereği homojenleştirici bir özelliğe sahiptir. Bu homojenleşme çabası kaçınılmaz olarak kendi ötekilerini de üretmiştir.
Buradan varmaya çalıştığımız mevzu inşa edilen bu toplumsal yapının ahenginin nasıl sağlanabileceğidir
Toplumsal ilişkilerdeki kıvamı anlamanın en basit yolu soruların istikametidir. Diğer insanlara yaklaşımlarda "nasıl bir insan" sorusunun yerini "nereli, kimlerden, hangi görüşten ya da inançtan" soruları belirleyici ise insani ilişkilerimizde doğal olarak toplumsal zeminimizde sorun var demektir. Bu yaklaşım zihinlere egemen olduğu sürece bu coğrafyada kalıcı bir ahengi, sahici bir barışı ve huzur ortamını sağlamak mümkün değildir. Çünkü bir insanı değerli ya da değersiz kılan, iyi ya da kötü gösteren en sahici gösterge ahlâki duruşudur. Bir insanın menfaat anındaki tavrı, zayıf olana karşı muamelesi, iktidarı eline geçirdiğindeki tutumu, sözünde durup durmadığı, emanete hıyanetlik edip etmediği, yani kısacası eylemlerindeki ahlaki kıvamı önemlidir.

12