Sözün İtibarı: Ali Haydar Haksal

İletişim imkânlarının olabildiğince genişlediği bir zamanda yaşıyor olmamıza rağmen kelimelerin kısırlaştığını rahatlıkla görebiliyoruz. Bugün sözler susuyor, anlamların içi boşalıyor, yalan normalleşiyor ve estetik kayboluyor. Böyle durumlarda birilerinin sorumluluk alıp sözü incitmeden gerçeği estetik bir dille ifade etmesi gerekiyor. Bunun için kalem sahiplerinde edebi bir ruha ihtiyaç duyuluyor. Millî Gazete'mizin yazarlarından Ali Haydar HAKSAL abimiz bu sorumluluğu omuzlarına yüklenen, doğruyu ve gerçeği eğip bükmeden ifade eden, edebi inceliği yazılarına aksettiren müstesna bir şahsiyetti. O hem uzun soluklu dergicilik serüveniyle, hem öyküleriyle hem de gazetedeki yazılarıyla bir nesle öncü olmuştur.

Ali Haydar Haksal'ın Millî Gazete'deki yazılarında gördüğümüz duruşu bizler için önemlidir. Çünkü onun duruşu sayesinde okurları, toplumsal vicdanla temas kurabildi. Herkesin hamasetin dibine vurduğu ortamlarda o perdeleri gözümüzün önünden çekmeyi denedi. Ergenekon sürecinde, Arap Baharı'nın en ateşli dönemlerinde, Suriye meselesinde, mezhep taassubunun prim yaptığı bir ortamda, etnik kamplaşmanın zirveye ulaştığı zamanlarda takındığı tavır okurlarının farklı bakış açısına sahip olmasını sağladı. Olaylara egemenlerin ve iş birlikçilerinin penceresinden bakmamayı, aksine bakış açımızı kendi kodlarımıza göre belirlememiz gerektiğini bize öğretti.

Onun köşesi, aslında yeryüzündeki tüm mazlum coğrafyaların yankılandığı bir merkezdi. Başta Filistin ve Kudüs davası olmak üzere, İslam dünyasının maruz kaldığı sömürgeci kuşatmayı her fırsatta teşhir etmekten çekinmedi. Bu yazılarında romantik bir ağıt yakmak yerine, Müslümanların fikrî, iktisadi ve siyasi olarak nasıl hareket etmesi gerektiğini tartıştı. Bu amaçla Müslümanların birlikte hareket etme kabiliyetini gündeme taşımaktan geri durmadı. Müslümanların önce kendi aralarındaki ihtilafları aşarak ortak bir medeniyet iradesi ortaya koyması gerektiğini her zaman dile getirdi. İnanç, etnik ve kültürel farklılıkların bir sorun olarak değil, zenginlik olarak görülmesi gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla yazılarında sürekli bu zenginliğe atıf yaptığını görüyoruz.