İnsanın insanla olan meselesi ne sadece bugüne ait, ne dünde kalan, ne de yarına taşan bir meseledir. İnsanlık tarihi aslında bu meselenin pratikteki izdüşümüdür. Her dönem bu meseleye karşı ahlaki ve felsefi bir meydan okuma olmuştur. Gerek dinin gerekse felsefi akımların bu sorunu ortadan kaldırmaya dönük çabalarını görüyoruz. Ne var ki hem dinin vaat ettiği huzur, hem felsefenin aradığı erdem asla matematiksel bir formüle indirgenemez. Mutluluk; ruhun tatmini, adaletin tesisi, merhametin dolaşıma girmesi ve insanın insanla kurduğu fıtri bağla mümkündür.
Bu bağın olabildiğince koptuğu günümüzde bu meseleyi yalnızca bireysel ahlaki bir sapma olarak göremeyiz. Kötülük günümüzde kurumsallaşmış, meşrulaştırılmış ve entelektüel bir kılıfa büründürülmüş ve sistematik bir tahakküm mekanizmasına dönüşmüştür. Kendi varlığını, refahını ve iktidarını başkalarının yokluğu, sefaleti ve mankurtlaştırılması üzerine inşa etmek; ne akılla, ne ahlâkla, ne de fıtratla izah edilemez.
Kurumsal kötülüğün bize vazettiği fikri altyapı Malthus'da olduğu gibi insanları nimet-nüfuz dengesine hapseder. İnsanı rızkıyla var olan, onuruyla yaşayan manevi bir varlık olarak değil; kaynakları tüketen bir fazlalık, biyolojik bir tehdit veya üretim bandında bir maliyet unsuru olarak kodlar. Açlığı ve yoksulluğu toplumsal, siyasal ve ahlaki bir arıza olarak görmek yerine; onu doğanın aritmetik bir sonucu olarak görür. Bundan dolayı bu zihniyet, küresel eşitsizliği kaçınılmaz bir doğa kanunu gibi yutturmaya çalışır. Daha da vahimi Malthus'un da savunduğu gibi savaşları, doğal felaketleri ve salgın hastalıkları bir fırsat olarak değerlendirir. Çünkü Zygmunt Bauman'ın Iskarta Hayatlar kitabında bahsi geçen ihtiyaç fazlası nüfus olarak görülen atık insanlar mali külfet olarak algılanır.
Bugün tam bir vicdan kaosunun yaşandığını söyleyebiliriz. Bu kaos insanın insanla yüz yüze geldiğinde hissettiği o fıtri utanma ve merhamet duygusunu felç eder. Yoksulluk bir adalet meselesi olmaktan çıkarılıp güvenlik politikalarının nesnesi haline getirilir. Çünkü zengin muhit ve siteleri için yoksullar potansiyel bir tehlike olarak görülür. Üretimin sürekli büyüdüğü ve tüm insanlığın ihtiyacını görebilecek bir kapasiteye ulaştığı bir dünyada hala insanların açlıktan ölmesini normal bir şartta kimse açıklayamaz. Demokrasi, insan hakları ve barış gibi kavramların birer tabu haline geldiği bir ortamda çocukların ölmesinin hiçbir izahı yoktur. Ne yazık ki; acı sıradanlaşmış, kan istatistiğe dönmüş, insan hayatı borsa bültenlerindeki rakamlar kadar değer görmez hale gelmiştir.

13