İdrak vasatlığı tuzağı
Türkiye'nin orta gelir tuzağından çıkamamasının asıl sebebi ekonomi değil, siyasi ve toplumsal düzlemde kendini tekrar eden vasatlık mı?
Yazar, Türkiye'nin ekonomik sorunlarından ziyade siyasi, sosyo-kültürel ve entelektüel düzlemde yaşadığı kısır döngüyü vurguluyor; tartışmaların ideolojik ön kabuller ve nefret dilinin ötesine geçememesini esas sorun olarak gösteriyor. Dış politika, Kürt meselesi, İslam ve Kemalizm tartışmalarında aynı argümanların tekrarlanmasının ortak yaşam iradesi ve yapıcı çözüm arayışını engellediğini ileri sürüyor. Peki bu vasatlığı besleyen mekanizmaları sadece kamuoyu ve kanaat önderleri mi sorumludur, yoksa kurumsal ve siyasi yapılar da bu döngüyü bilinçli mi perpetue etmektedir?
Bir ülkede kişi başına milli gelir bir noktaya kadar yükseldikten sonra daha ileriyi gidemiyorsa buna orta gelir tuzağı deniyor. Yani yüksek gelirli ülkeler düzeyine geçememe durumu. Ancak ekonomik durumun kötü olduğu algısı o denli yoğun ki, Türkiye'nin orta gelir tuzağında olduğu bile artık konuşulmuyor.
Türkiye aynı kısır döngüyü siyasi ve sosyo-kültürel gündemde de yaşıyor. Hangi konuda olursa olsun yapılan tartışmaların çoğu, sunulan argümanlar itibarıyla kendini tekrardan öteye geçemiyor ve taraflar bir müddet, zaten bilinen argümanlarını sunduktan sonra, konu bir kez daha gündeme gelip, yine aynı örgüyle tartışılana kadar unutuluyor.
Siyasi faydaya o denli kilitlenmiş durumdayız ki, en ciddi sorunlar bile siyasi faydası yönüyle gündem olabiliyor, siyasi mücadele alanı olarak görülüyor. Kendisini tekrar eden bir vasatlık var ve bu alanının dışına çıkanlar kolektif irade tarafından cezalandırılıyor.
Kamuoyu (muhalif kamuoyu) tıpkı iktidar gibi, süregelen vasatlık düzleminin biraz dışına çıkan herkesi ya hakaretler ya da görmezden gelerek susturuyor.
Türkiye bu vasatlığı artık kaldıramıyor. Örneğin dış politikada, her bir yanında savaşalar olan Türkiye'nin etken barışçı ve özgüvenli dış politika sürdürmesi ki bunu görece olarak başarıyor, kaçınılmaz. Ancak iktidarı dış politikayı iç politik bir araç olarak kullanmakla suçlayanlar da, her olan biteni, iç siyasette işlerine gelip gelmesi üzerinden değerlendiriyor. Dış politika hakkında Türkiye'de dünyayı, yeni dinamiklere göre, irdeleyebilen bir kamuoyu yok. Bunun yerine her önemli dış politik gelişmede, aynı polemikler ve ideolojik ön kabuller tekrar ediliyor. Vahim bir vasatlık tuzağı.
Kürt meselesinde de aynı vasatlığın kamuoyunda yarattığı tacize şahit oluyoruz. Türkiye'nin ve bölgenin koşullarının değişmesi ile kaçınılmaz olan barış sürecine yönelik (muhalif) kamuoyunda hiçbir yapıcı yaklaşım yok. Ortak yaşam iradesini destekleyecek, güçlendirecek ihtiyatlı bir tutum yerine kışkırtıcı, sorumsuz bir nefret diline şahit oluyoruz. Yıllardır kendisini tekrarlayan nefret dili, ortak yaşam iradesi sergileyecek seviyeye çıkmıyor çıkamıyor. Kendi vasatından çıkamamış kişiler, artık sosyolojik gerçekliği kalmamış dinamiklerle, hassasiyet gösterilmesi gereken süreci durmadan provoke ediyor.
Ne türden sorumsuz bir kamuoyu (Burada kamuoyunun bizzat kendisi değil, kamuoyunu yönlendiren kanaat önderlerinden bahsetmek daha doğru ifade olur ) ile karşı karşıya olduğumuzu en belirgin şekilde İslam tartışmalarında görüyoruz. Konu İslam olduğunda, bağlamı, doğruluğu fark etmeksizin Dört Halife devrinden bugüne kadar yaşanan tüm sorunlar, sanki sorun bugün yaşanıyormuş gibi tartışılıyor. Bin yıllardır bilinen argümanlar, tekrar tekrar ortalığa boca edilerek, sağlıklı bir tartışmanın canına ot tıkanıyor. Her seferinde vasatlığın tacizi ile karşı karşıya kalıyoruz.

23