Gelecekte devletler arasında değil, inanç gruplarına paralel sınıflandırılmış medeniyetler arasında savaş çıkacağı iddiası en kapsamlı biçimiyle Harvard hocası Samuel Huntington tarafından 1990'lı yılların başlarında ortaya atılmıştı. Önce Foreign Affairs makalesinde sonra da çok okunan ve üstünde çok konuşulan kitabında yer alan görüşlerine göre Batı için en büyük risk İslam'dan, daha doğrusu Müslüman çoğunluklu ülkeler arasında kurulacak ittifaktan kaynaklanabilirdi.
Bu ittifak hiç bir zaman kurulmasa, El Kaide ve İŞID karşısında Müslüman çoğunluklu ülkeler Hristiyan çoğunluklu ülkelerle işbirliği yapsa, kendisine ilham veren Bosna ve Dağlık Karabağ savaşları Türkiye başta olmak üzere dinen akraba devletleri çatışmaya sürüklemese de Huntington'un fikri siyasette ve hatta gündelik dilde karşılığını buldu. Oldum olası var olan önyargılar onun sayesinde güvenlikleştirildi, özellikle "Batı" dünyası doğuyu hasım değilse de "öteki" olarak gördü.
Mesela "Müslüman" Türkiye AB üyesi olmasın diye elinden geleni yaptı. Türkiye'nin en çok demokratikleştiği, Kopenhag Siyasi kriterlerine en fazla yakınlaştığı zamanda Kıbrıs sorununun arkasına sığınarak karşısına özel engeller çıkarttı. Sarkozy ve Merkel'de açık ifadesini bulan medeniyet merkezli üyelik karşıtlığı aslında Avrupa'nın çoğunluğunu temsil eden bir siyasi duruştu. Daha sonra bunu Gazze savaşı sırasında, soykırım iddiaları somutlaşmadan, hukukileşmeden önce de, mülteci krizlerinde de hissettik.
Biraz okuyup yazanlarımız bazen dine, bazen ırka, bazen de yerleşikliğe dayalı ayrımcılığın köklü bir gelenek olduğunu Edward Said'den, farklı tezahürlerini W.E.B. Du Bois'den, İngiltere'nin Hindistan geçmişini anlatan kitaplardan, filmlerden, Afrika'nın köleleştirilmesinden, beyazların üstünlüğüne ilişkin yapılan güya bilimsel çalışmalardan, edebiyattan, sanattan, ayrımcılığın genel anlamıyla makul hale getirildiği gündelik dilin yapı çözümsel analizlerinden öğrenmiştik. Nazan Aksoy'un, Alev Alatlı'nın kitaplarını okumuştuk.
Müslüman çoğunluğu olan devletler de bunun farkındaydı ama medeniyet merkezli bir kutuplaşmanın parçası olmamaya özen gösterdiler. Meydan okumayı bazen geçmişlerini yücelterek, bazen muhatabına benzeyerek, bazen de onunla teknolojik yarışa girerek yönetmeye çalıştılar. Hakir görülen olmaktan çıkıp hasım görülene doğru yöneldiler. Bunda şüphesiz hakir görenin ezici ekonomik, askeri ve teknolojik üstünlüğünün payı vardı. Daha da önemlisi Frankfurt Okulu ve onların takipçilerinin bizi yıllar önce uyardığı gibi hegemonik anlatı üstünlüğü onlardaydı.
Ayrıca, Batı dışının demokrasi açığı, insan hakları sorunları, ekonomik geri kalmışlığı da ezilmişliğinin seçkinleri tarafından da içselleştirilmesine, muhatabının kutsanmasına, hegemonyanın fazla sorgulanmadan kabullenilmesine yardımcı oldu. Meşruiyetini halkından çok üstün güce sağladığı çıkardan alan rejimler de medeniyet bazlı saldırılar karşısında genelde sessiz kaldı. Devlet, toprak ve egemenlik sacayağına oturan sistemin içinde mücadele etmeyi, diplomatik çıkışı, uluslararası örgütlenmeyi, biraz da İslamofobi kavramını dünyanın geri kalanına anlatmayı seçti.
Fakat belli ki başarılı olamadı. Çünkü günümüzde hala medeniyet bazlı bir dayatmanın içinde yaşıyoruz. Türkiye'den, Malezya'dan, Suudi Arabistan'dan ve pek çok başka Müslüman çoğunluklu ülkeden çıkarı olan Amerika'nın bir büyük elçisi inancı gereği İsrail'in büyümeye, daha da çok toprak işgal etmeye hakkı olduğunu söyleyebiliyor. Münih Güvenlik Konferansında Amerika'nın Latin kökenli Dışişleri Bakanı Avrupa'ya yeterince kendi kültürünüze sahip çıkmıyorsunuz diyerek medeniyet dersi verebiliyor.

4