Eğer aklınızdan Filistin ya da Ukrayna geçtiyse yanılıyorsunuz. Öncelik BM'nin bozulan yürüyen merdiveninde ve çalışmamakta direnen prompterinde. Dünyanın en güçlü ülkesinin liderinin ilgisini en çok çeken iki konu bu. Belli ki merdivenin ani duruşu eşinin az daha düşeceğinden endişe etmesine yol açmış. Prompter ise ona sert ve tatsız konuşmasına espriyle başlaması için fırsat tanımış.
Böylece de Birleşmiş Milletlerin ne kadar işe yaramaz bir örgüt olduğunu karşısındaki 192 devlet ya da hükümet başkanına ya da onların görevlendirdikleri delegelere kendi hayatından örnekler vererek daha iyi anlatabilme imkanına kavuşmuş. Sınırları her anlamda aşan konuşmasında BM'nin yapacağını kendi yapmak zorunda kaldığından uzun uzun yakınmış.
Mesleki nedenlerle sonuna kadar seyretmek zorunda kaldığım YouTube videosundan izlediğim kadarıyla en çok da işbaşına geldiğinden bu yana ülkesinde gerçekleştirdiği değişimden, ekonominin nasıl daha iyiye gittiğinden ve BM binasının tadilatı kendi şirketine verilmiş olsaydı şimdi ne kadar rahat ve konforlu olacağından bahsetmiş. Yani biraz siyasi, biraz da ticari reklam yapmış.
Konuşmasının geri kalanında da Gazze felaketinin, o öyle demese de yaşanan insanlık dramının Hamas'ın uzlaşmazlığı neticesinde ortaya çıktığını, ülkesine uyuşturucu girmesin diye bundan sonra da Venezüela'dan yola çıkan tüm küçük çaplı teknelere saldırıp havaya uçuracağını, başka bir deyişle yargısız infazlarını sürdüreceğini söylemiş. En çok da göç konusu üstünde durmuş, rüzgâr santrallerini de tabii ki lanetlemiş.
Dünyanın geri kalanına tavsiyesi herkesin yerli yerinde oturması, savaşlardan, ekonomik adaletsizden, iklim krizinden kaçıp da zenginlerin rahatını kaçırmaması. Görünen o ki Trump New York, SanFrancisco ya da Miami kadar Londra'nın geleceğinden de kaygılı. Avrupalı liderleri yeteri kadar sert tedbirler almadıkları, sınırlarını muhtelif felaketlerden kaçan insanlara karşı daha sıkı kapatmadıkları için suçluyor.
Konuşmasını yazanlar İsviçre'de, Yunanistan'da ve daha başka Avrupa ülkelerinde hapisteki insanların çoğunluğunun "yabancı" olduğunu kendisine söyletmiş, rakamlar verdirmiş ama nedense sebeplerini açıklamak zahmetine katlanmamış. Oysa başkanlarının vakti nasılsa boldu, diğer üye devlet temsilcilerinden en az üç kat fazla zaman kullanan Trump pek ala bir saat yerine üç saat de konuşurdu.
Hem böylece sadece Müslüman olan Londra belediye başkanını Şeriatı getiriyor diye eleştirmekle yetinmez, daha ırkçı daha ayrımcı şeyler de söyleyebilirdi. Avrupa sağını daha açıkça destekleyebilir, Norveç Nobel Komitesi'ne hangi savaşları BM'ye rağmen bitirdiğini çok daha iyi anlatabilirdi. Muhtemelen Katar'a yapılan saldırıyı neden durdurmadığını yine açıklamazdı. Fakat en azından Arapları dinlerine ve kültürlerine rağmen neden sevdiğini dinleyicileriyle paylaşırdı.
Dünya bu sefer bu kadarıyla yetindi, hemen herkes şimdi ne diyecek diye dinledi. Çoğu dinlediklerinden hicap duysa da Netanyahu'ya yaptığını yapamadı, protesto edip salondan çıkmadı. Trump'ı ve ülkesini karşısına almak yerine onu ikna etmeyi, anladığı ve bildiği şekilde konuşmayı, dünya siyasetinin şiddetini ve şehvetini bir de Trump'la birlikte yaşamayı seçti.
Doğrusunu isterseniz ben Türkiye de dahil aklı başında hiçbir devletin Trump ve yönetimine güvendiğini zannetmiyorum. Yapmaya çalıştıkları duygusal hezeyanları güçlü bu insanı anladığı dilden konuşarak kendi yanlarına çekmek, menfaatlerinin ihlal edilmesini, beklentilerinin zorlanmasını önlemek. Ellerindeki iki "kuramsal aracın" sadece birinin işe yarayacağının da farkındalar.

6