Türkiye son bir yüzyıldır dünya siyasetini, dengelerdeki değişimleri elindeki imkân ve yetenekler oranında iyi okudu. Gereğinde Sovyetler'e dayandı, İngiltere ve Fransa ile ittifak kurdu, savaş kapısına dayandığında Almanya'yı kırmadı, Soğuk Savaş'ta da Amerika'nın yanında yer aldı. İfrata varan uygulamaları, özellikle son 20 yılda duygusal çıkışları tabii ki oldu ama sadece günümüze değil genelde başarılı bir dış ve güvenlik politikası izledi.
Kendisine yönelen tehditleri bertaraf etmeyi başardı, toprak dahi kazandı. 1960'lı yıllardan başlayarak da etkisini arttırmaya, fırsatlardan yararlanmaya başladı. 1974 önemli bir dönüm noktası oldu. Yunan Cuntasının tertiplediği darbeyi fırsata çevirip hukuki haklarından da yararlanarak uzun yıllardır ilk kez deniz ötesi, üstelik de askerî açıdan başarılı bir operasyon gerçekleştirdi.
Sonra bir duraksama ve konsolidasyon devri geldi, ardından yumuşak gücü ve ülkesinde yarattığı emsal üstünden etki alanlarını genişletmeye başladı. Arap Baharı ise ciddi bir kırılmaya yol açtı. Daha önce teröre karşı mücadelesi kapsamında gerçekleştirdiği sınır aşan müdahaleleri artık örtülü operasyonlara dönüştü. Türkiye Libya'da, Suriye'de iyice görünür oldu, siyasetin akışını belirledi, oyun kurdu, oyun bozdu.
Bir yandan Kıbrıs ve diğer sorunlar nedeniyle müttefiklerince konan ambargoların teşvikiyle geliştirdiği askeri teknolojisi, diğer yandan çevresinde çıkan savaşlar ve krizler de Türkiye'ye kullanabileceği imkanlar, kozlar verdi. Ancak özellikle son beş-altı yıldır stratejik aklını da kabul edelim ki iyi kullandı. Hasımlarının sayısını indirgemeye, sorunlardan çok çözümlerin parçası olmaya gayret etti.
Hamas ve ortaklarının başlattığı, arkasında İran olduğu bariz Gazze'ye yıkım ve ölüm getiren İsrail'in uzun erimli çıkarlarına hizmet eden savaşa insani açıdan taraf oldu fakat siyasi açıdan -önceki deneyimlerinden farklı olarak- Arap dünyasıyla birlikte hareket etmeyi seçti, onların önüne geçmedi, konsensusu bozmadı. 12 gün savaşında da tarafısızlığını korudu. 28 Şubat saldırısı sırasında ve sonrasında da itidali, ilkeyi elden bırakmadı.
Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı yaptıkları açıklamalarda dengeli olmayı bariz bir şekilde önceledi. İran'dan atıldığı anlaşılan fakat kimin tarafından hangi amaçla atıldığı tartışmalı olan "füzelerden" sonra da bu tutumunu sürdürdü. Tırmandırıcı açıklamalar yapmak yerine ölçülü konuşmayı, kınamayı ve pozisyonunu vurgulamayı tercih etti. Türkiye egemenliğini ihlal eden bu teşebbüslere karşı tavrını belli etti.
Görünen Türkiye'nin kendini kolay kolay ateşe atmayacağı, İsrail ve Amerika'nın çıkarlarına hizmet eden bu savaşa katılmayacağı, katılmak isteyebilecek komşu devlet ve örgütleri, onları katılmaya teşvik edenleri uyarmayı sürdüreceği. Caydırıcılığının ve savunma hatlarının çökmesi ya da müttefiklerinin İncirlik veya Kürecik hedeflenmiyor diye reaksiyon vermemesi nedeniyle İran'dan gelen saldırılara maruz kalması halinde bile tepkisinin orantısal olacağına, NATO'dan da hesap soracağına inanıyorum.

6