Araya mesafe girince haberleşmek bir mecburiyet hâline gelir. Uzaktaki sevdiğinin nasıl olduğunu bilmek, öğrenmek ister insan. Tek cümleyle de olsa, haber alıp haber göndermek ister.
Hiçbir teknolojik vasıtanın olmadığı dönemlerden bugünlere nasıl geldik Rüzgârla, seher yeliyle sevdiğine haber salan ve ondan haber bekleyenler, türkülerde mi kaldı "Seher yeli sevdiğimden bir haber" deyişindeki incelik, hoşluk, insanın yüreğini nasıl da kıpır kıpır eder.
*
Bir zamanlar öyle insanlar hayattaydılar. Yaşadılar, ömür sürdüler, göçüp gittiler. Esen yelde sevdiğinin kokusunu duyduklarında mutlu olurlardı. O koku belki saman, kuru ot kokusuydu, belki bir çiçeğin yahut fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu. Aynı zamanda turnalarla selâm gönderip haber almak isteyenler vardı. Allı turna, telli turna ile. İşte bir örnek: "Telli turnam selâm götür sevdiğimin diyarına, üzülmesin, ağlamasın belki gelirim yarına…" diyen Musa Eroğlu'nun sesi, kimi duygulandırmaz
*
Yalnız eski/mez türkülerde kalmış değildir turnalar. Yeni Türkü'den de telli turnaya seslenişi duymuş, dinlemiş ve sevmiştik. "Telli telli telli şu telli turna, sanma ki yaralı uçmaz bir daha…" Neşet Ertaş da allı turnaya seslenir Hacı Taşan emmisinin eserinde. "Ne gezersin havada" diye sorduktan sonra sipariş bile verir: "Allı turnam bizim ele varırsan, şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle…"
*
Bunlar romantik ve gerçek üstü bulunursa, öyle bulanları yadırgamayız. Gerçek anlamda haberleşme ise kim bilir kaç bin yıllık bir geçmişe sahip. Eski usul haberleşme yöntemleri deyince, ilkin akla duman ve posta güvercinleri gelir. Aynı zamanda şimşek hızıyla haber ulaştıran, pusulayı götüren ulaklar vardı. At üstünde rüzgâr gibi giderler, mesajı teslim ederlerdi. Sonra posta teşkilatı devreye girdi. Mektuplaşmak hayatın en önemli haberleşme yöntemiydi. Yaz mektubu, zarfa koy, üstüne adresi yaz, pulunu yapıştır, gönder. Cevap da aynı şekilde gelsin. Gelirdi de. Şayet araya ecel girmemişse.
*
Mektuptan sonra telgraf girdi hayatımıza. Uzunlu kısalı tıktık'larla ulaştırılan telgraf metinleri, mümkün olduğunca kısa tutulurdu. Her kelime artan ödeme bedeli demekti çünkü. Ardından telefonla tanıştık. Önceleri postane aracılığıyla 'bağlatmalı' görüşmeler yapar olduk. Bazen hatlar karışırdı. Kaç kere başkasının konuşmalarını dinledik, kim bilir. "Adana çık aradan" sözü o zamanların hatırasıdır. Nedense, araya hep Adana girerdi. Hikmetini çözemedik. Sonra santraller ve hatlar gelişti, çevirip aramak, ardından tuşlara basıp aramak ve konuşmak mümkün oldu. Cep telefonlarının hayatımızı teşrif etmesiyle, mesajlaşmayı öğrendik. Çok da hoşumuza gitti. Gavur icadı olduğu için Türkçe karakterler yoktu. Hâlâ yok. Ç yerine C, Ş yerine S yazmak gerek. Aksi hâlde ücret yükseliyor. Ö'ler ile Ü'ler de öyle; noktasız yazılacak.

19