Saatseverin diğer günahları

Geçen hafta "Saatseverin 7 günahı" başlıklı yazıda ilk üç günaha daha doğrusu zaafa yer vermiştim. 2025 aBlogtoWatch anketinden ilham alarak başladığım yazı dizisinin sonuncusunda geriye kalan zaafları meraklı okurların ilgisine sunuyorum:

4. Öfke

En çarpıcı veri: Bazı markalar farkındalıkta zirvede ama aynı zamanda en az "anlaşılan" kategorisinde. Yani biliyoruz, kızıyoruz, yorumlarda veryansın ediyoruz ama bazı markalardan bir türlü gözümüzü ayıramıyoruz. Öfke, ilgisizliğin panzehiri olduğu için endüstri bunu çok iyi kullanıyor. Bilindiği gibi tartışma ortamı sevgi dilinden hem daha kolay hem de daha uzun ömürlü bir yaklaşım. Biz de konuşmaya, dolayısıyla bağlanmaya devam ederiz. Ne yazık ki öfke bile bir tür sadakat hâline geldi.

5. Oburluk

"Bir tane daha alsam koleksiyon tamamlanacak." En sık duyduğum ve en çok inandığım yalan olabilir. Ankette en çok sahip olunan dört marka (Casio, Seiko, Citizen, Tissot) tesadüf değil: Hepsi geniş ürün yelpazesi sunan, her bütçeye, her tarza, her bahaneye hitap eden dev markalar. Aynı ihtiyacı on beş farklı şekilde karşılayabiliyorsunuz, çünkü koleksiyoner doymaz. Oburluk sadece bizim zaafımız değil, sürekli "yenilik" döngüsüyle ilerleyen bir sistemin sonucu olabilir.

6. Kibir

Quartz'ı küçümseyip mekanik komplikasyonla hava atmak bence kibir göstergesi. Bir zamanlar ben de bu tuzağa düşmüştüm fakat en büyük kibir saat endüstrisinde olabilir: Günümüzün çok büyük kısmı CNC tezgâhlarında üretilen saatler "usta finisajı" veya "el yapımı" etiketi yapıştırıp, bu sınıfın dışındaki saatleri "ucuz" diyerek küçümsemek tuhaf bir yaklaşım. Bir başka kibir örneği: Koleksiyoncular arasında saatin nasıl takılacağı bile katı kurallara bağlı, saati "gevşek takanlar" hor görülüyor. Anlaşılan kibir, paylaşımlı bir günah ve saatseverler de suç ortakları.

7. Açgözlülük

Anketin en az anlaşılan markaları aynı zamanda en çok bilinenler. Farkındalık çok yüksek, duygusal bağ sıfıra yakın. Ortak özellik: Klişe tasarımlar, sınırlı üretim vurgusu, kıtlık odaklı iletişim. Özellikle lüks saatlerde değer önerisi net değil. Değer, başkalarının alamamış olmasından kaynaklanıyor sanki. Japon markaları sağlamlık ve erişilebilirlik ile ilgi çekici, başarılı İsviçreli markaları da hikâye ve çeşitlilik ile öne çıkıyor ama her iki taraf da "el emeği" efsanesini gerektiğinde kullanmaktan çekinmiyor. Markaların üretim ve çalışan sayılarına bakıldığında gerçek ortada. Markalar, geniş ürün gamı, güçlü dağıtım ağı ve samimi bir hikâye aracılığıyla koleksiyoncunun kalbine ulaşabilirler ama önce şunu kabul etmeleri lazım: Saat artık bir statü göstergesi değil, bir kimlik ifadesi. Kısa vadeli açgözlülük uzun vadeli bağ kurmayı engelliyor.