Zafer mi, Sefer Yanılgısı mı

Bir zamanlar minareler, yalnızca göğe uzanan taş yapılar değildi. Şehrin en yüksek yerinden insanlığa seslenen bir vicdanın, bir davetin, bir ahlâkın sembolüydü. Ezan, insanı uykusundan uyandırdığı kadar, onu kendi içindeki gafletten de uyandırmayı vaat ediyordu. Şehrin henüz karanlığa gömüldüğü saatlerde yükselen o ses, insana yalnızca Allah'ı hatırlatmıyor; hayatın geçiciliğini, dünyanın sorumluluğunu, insan olmanın ağırlığını da duyuruyordu. En azından hayal edilen buydu. Peki, o büyük davetin ardından bugün nereye geldik Şehrin en yüce yerinden yükselen ses, hayatımızın en derin yerine ulaşabildi mi

Ezanın çağrısı ile hayatın kendisi arasında bir uyum kurulması beklenirdi. Namaza çağrılan insanın adalete, merhamete, doğruluğa ve emanete de çağrılması gerekirdi. Çünkü bir inancın hakikati, yalnızca ne söylediğinde değil, söylediğini hayata ne ölçüde taşıyabildiğinde ortaya çıkar. Minarelerden yükselen sesle sokaklarda yaşanan hayat birbirini doğrulamalıydı. Ezanın aydınlattığı şehir, insanın karanlığını azaltmalı; yoksulun yükünü hafifletmeli, güçlünün elini dizginlemeli, haksızlığa uğrayanın yanında durmalıydı. İbadet, insanın dünyadan kaçışına değil, dünyadaki sorumluluğunu daha derinden kavrayışına dönüşmeliydi.

Ne var ki zamanla, çağrının kendisiyle çağrının gerektirdiği hayat arasında bir mesafe oluştu. Belki de asıl mesele tam burada başladı: Ses yükseliyor, fakat ahlâk aynı ölçüde yükselmiyordu. Minareler göğe doğru uzanırken insanın vicdanı yerinde sayabiliyordu. Şehir ezanı dinliyor, ama ezanın insandan ne istediğini unutabiliyordu. Bir zamanlar İslam'ın insanı özgürleştireceği, hayatı adaletle düzenleyeceği, iktidarı ahlakla sınırlandıracağı, zengini yoksulun hakkına karşı sorumlu kılacağı düşünüldü. İnancın, insanı yalnızca kendi kurtuluşunu arayan bir varlık olmaktan çıkarıp başkasının derdiyle dertlenen bir insana dönüştüreceği umuldu. Dinin kamusal hayatta daha görünür olmasıyla birlikte daha adil bir toplumun, daha merhametli bir siyasetin, daha dürüst bir ticaretin ortaya çıkacağı beklendi. Peki, görünürlük arttıkça bu beklentiler ne kadar gerçekleşti

Bugün camiler yapılıyor, minareler yükseliyor, dinî semboller hayatın her alanında daha fazla yer buluyor. Fakat aynı toplumda geçim sıkıntısı büyüyor, gelir adaletsizliği derinleşiyor, gençler gelecek kaygısıyla boğuşuyor, insanlar birbirine karşı daha kuşkucu hâle geliyor. Bir yanda gösterişli ibadet mekânları, diğer yanda ev kirasını ödemekte zorlanan aileler var. Bir yanda hayır ve infak üzerine uzun konuşmalar, diğer yanda emeğinin karşılığını alamayan çalışanlar. Bir yanda kardeşlik söylemi, diğer yanda siyasi ve toplumsal ayrışmaların keskinleştirdiği düşmanlıklar.

Elbette bunların hiçbiri tek başına dine ve dindarlığa ait bir başarısızlığı kanıtlamaz. Hiçbir toplumun bütün sorunlarını tek bir inançla açıklamak mümkün değildir. Ancak din, hayatı dönüştürme iddiasıyla kamusal alanda yer aldığında, o iddianın sonuçları üzerine konuşmak da kaçınılmazdır. İnanç adına konuşanlar güç kazandıkça adaletin de güç kazanması beklenir. Dindarlık toplumsal itibara dönüştükçe tevazunun artması umulur. Din, iktidarın diline yerleştikçe iktidarın kendisini daha sıkı bir ahlaki denetime tabi tutması gerekir. Bunlar gerçekleşmiyorsa, sorulması gereken soru açıktır: Kazandığımız şey hakikatin zaferi mi, yoksa hakikatin adını taşıyan bir görünürlük mü

Daha da düşündürücü olan, dinin bazen eleştiriden korunmak için bir kalkana dönüştürülmesidir. Oysa hakikat, kendisinden soru sorulmasından korkmaz. Yanlışın karşısında susmak, onu dinî bir gerekçeyle örtmek, eleştireni düşman ilan etmek, inancı yüceltmez. Bilakis inancın ahlaki gücünü zayıflatır. Çünkü dinin insanı arındırması beklenirken insanın dini kendi çıkarlarını arındırmak için kullanması, en büyük çelişkilerden biridir.

Şehrin en yüce yerinden insanlığa seslenen o çağrı, aslında insanın kendisini de hesaba çekmesini istiyordu. Fakat biz zaman zaman çağrıyı bir kimlik işaretine, kimliği bir üstünlük iddiasına, üstünlük iddiasını da siyasi bir zafere dönüştürdük. Böylece seferin amacı unutulurken zaferin görüntüsü öne çıktı. Kimin daha fazla göründüğü, kimin daha fazla söz sahibi olduğu, kimin hangi makamda bulunduğu konuşuldu; insanın nasıl yaşadığı, hangi haksızlığa karşı durduğu, hangi yetimin başını okşadığı, hangi mazlumun sesini duyduğu ikinci plana itildi.