Yazı yazarken teknik direktörlerin trajik sonlarını Fatih Tekke'nin yol ayrımı üzerinden ele almayı istemiştim ancak yazı çok uzun olunca yazıyı biraz daha sadeleştirme ihtiyacı hasıl oldu. Başta sorul olarak teknik direktörlerin kıyımını kanama üzerinden ele almak makul gelirken sonra meseleyi biraz daha demleyince başlığı yazının içine çekmek daha makul geldi. Bu girizgâhı yapma ihtiyacı hissettim. Ve bu arada aslında birçok teknik direktörün de başında duran kovulma kılıcı başta 4 sene üst üste şampiyon olan Okan Hoca olmak üzere diğer meslektaşlarının da başında duruyor. Hatta derbi maçtan sonra TV yorumcularının ya da YouTube yorumcularının İsmail Hoca'yı hayat tarzını hedef alarak eleştirmeleri gibi. Ağzı olan, daha çok bağıran bu insanların sosyal medyada hiçbir şeyden memnuniyet duymayan bir kitleyi gazlamaktan başka ne faydaları var ki
Hele İsmail Hoca için bir yorumcunun, "Hoca, koskoca Fenerbahçe üç ihlas bir Fatiha ile yönetilmez" salvosunu tam olarak, hocanın iş yapış biçimi değil, kendi yaşantısını hedef alan bir yaklaşım olarak okumak lazım. Belki ortamdaki bu şımarıklığı besleyen bu nevi salya sümük yorumcuları muteber kılan da bu düzensizlik hali olabilir. Meseleyi iş yapış biçiminden çıkartıp, kişinin kişisel alanına girdiren bu nevi yorumların para ediyor oluşu, oyunun paydaşlarını alenen tehdit ediyor. Mesele bir hocanın varlığından çok tahammülsüzlük eşiğini de düşürüyor. Bu, genel bir kanıya dönüşüyor. Bilinç mi Değil tabii ki, hadsizlik ve saygısızlık. Buradan meseleye dönersek, soru şu olmalı: "Bu işler neden öyle"
**
"Fatih Tekke neden kanar" Belki de bugün Trabzonspor üzerinden sormamız gereken asıl soru budur. Çünkü futbolda kanamak artık yalnızca kaybetmekle ilgili değildir; bazen kazanırken de içinizde bir şeyler kanamaya başlar. Futbol sadece sahada oynanan bir oyun değil; şehrin beklentilerinin, tribünün öfkesinin, yönetimlerin hesaplarının ve geçmişin ağırlığının aynı anda dolaşıma girdiği toplumsal bir sahadır. Teknik direktör ise bu gerilimlerin tam ortasında durur. Başarının sahibi çokken, başarısızlığın sorumlusu tek kişidir: Hoca.
Fatih Tekke'nin geçenlerde kurduğu "tam kovulmalık kadro" cümlesi, sadece bir maç değerlendirmesi olarak görülemeyecek kadar derindir. Bir teknik adamın kendi oyuncularını bu kadar sert eleştirmesi yanlış bulunabilir; ancak bu ifadeyi yalnızca cümlenin kendisi üzerinden okumak arkasındaki birikimi görmemek olur. Geçen sezon elindeki malzemeyle sorumluluk alan bir hoca ile bugün kadro üzerinden sert konuşan hoca arasında sadece zaman değil; transferler, yükselen beklentiler, şehrin homurtusu ve teknik adamın içinde biriktirdiği özel sebepler vardır. Bu cümle bir öfke patlamasından ziyade, teknik adamın gördüğü gerçeklik ile kendisinden beklenen arasındaki mesafenin açılmasının bir işaretidir.
Fatih Tekke, hiçbir zaman sıradan bir futbol adamı olmadı. Bir yanı Karadeniz'in sertliğini, gururunu ve öfkeye dönüşebilen adalet duygusunu taşırken; diğer yanı kırılabilen, öfkelenebilen sıradan bir insanın duygusal dünyasına sahipti. Onu ilginç kılan da bu ikili yapıydı: Oyunu bilen bir profesyonel ama insan tarafını törpülememiş bir karakter.
Modern futbol ise böyle karakterlerle giderek daha fazla sorun yaşıyor. Çünkü profesyonelleşme sadece taktiklerin değil, davranışların da standartlaştırılması anlamına geldi. Teknik direktörden artık sadece takımı çalıştırması değil; öfkesini yönetmesi, yönetimle çatışmaması, mağlubiyeti olgunlukla karşılaması bekleniyor. Kısacası futbolda karakter isteniyor ama karakterin doğurabileceği sonuçlara tahammül edilmiyor.
Burada büyük bir paradoks ortaya çıkıyor. Herkes dik duran hoca istiyor ama dik durduğunda "inatçı", liderlik yaptığında "egolu", açık konuştuğunda "kontrolsüz" bulunuyor. Sonunda ortaya, karakterini sadece işimize geldiği zaman gösteren bir teknik direktör modeli çıkarılmak isteniyor. Fatih Tekke'nin kişiliği tam da bu noktada futbol ortamıyla karşı karşıya geliyor. O, kendisini sterilize etmiş bir profesyonelden ziyade duygularının izlerini taşıyan bir futbol adamı. Bu durum onu sahici kılsa da futbol endüstrisi açısından kırılgan hâle getiriyor. Zira futbol dünyası sahiciliği sever ama sadece skorla desteklendiği sürece. Kazananın öfkesi "karakter", kaybedenin öfkesi "kriz" sayılıyor.
Teknik direktörlük mesleğinin en büyük adaletsizliği de burada yatıyor. Bir takımın başarısını etkileyen onlarca değişken vardır: Transferler, sakatlıklar, hakem kararları, ekonomik imkânlar... Fakat sonuç olumsuz olduğunda tüm bu karmaşık denklem tek bir insana indirgenir. Yönetim, scoutlar, oyuncular aradan çekilir; fatura hocaya kesilir. Böylece teknik direktör modern futbolun en kullanışlı günah keçisine dönüşür. Başarı kolektif, başarısızlık kişiseldir.

24