Her kriz, bu ülkede önce sofraya uğruyor. Ekmekten bir dilim, peynirden bir parça, çocuğun beslenme çantasından bir meyve eksiliyor. Ardından sıra hayata geliyor. İnsanlar sadece daha az tüketmeye başlamıyor; daha az yaşamaya da mahkûm ediliyor. Bir tiyatro bileti erteleniyor, alınamayan bir kitap unutuluyor, doktora gitmek bekletiliyor, çocukların hayalleri "şimdilik olmaz" cümlesine teslim ediliyor.
Bugün gelinen noktada mesele yalnızca pahalılık değildir. Mesele, hayatın giderek daralmasıdır. İnsanların çalışma azmi değil, yaşama sevinci törpülenmektedir. Çünkü ne sofraya konulan lokma ne de cüzdana giren para, artık hayatı asgari bir düzeyde sürdürebilmeye yetmektedir. Daha acı olan ise bütün bunların sanki kimsenin gündeminde olmamasıdır.
Siyasetin dili başka şeylerden bahsediyor. Bürokrasi başka hesapların peşinde koşuyor. Günlerce ekranlarda tartışılan yapay gündemler arasında vatandaşın mutfağına, kira derdine, çocuklarının eğitimine, geleceğe dair kaygılarına ayıracak birkaç dakika bile bulunamıyor. Oysa devletin varlık sebebi de siyasetin meşruiyeti de en başta vatandaşın hayatını kolaylaştırmaktır.
Bugün toplumun önemli bir kısmı, geçim sıkıntısını konuşmaktan bile yorulmuş durumda. Çünkü aynı cümleler tekrar ediliyor, aynı vaatler sıralanıyor, aynı sorunlar büyüyerek devam ediyor. İnsanlar artık çözüm beklemek yerine sessizleşmeyi tercih ediyor. Sessizlik bazen kabullenişten değil, umutsuzluktan doğar.
Belki de en ağır yük, evine eli boş dönen bir babanın omuzlarındadır. Ya da markette fiyat etiketlerine bakıp çocuğunun istediğini alamayan annenin gözlerindedir. Kim bilir kaç anne baba, çocuklarının yüzüne rahatça bakacak cesareti kendinde bulamıyor. Kim bilir kaç genç, ailesine yük olmamak için hayallerinden vazgeçiyor. Bunların hiçbirinin resmî istatistiklerde tam bir karşılığı yoktur. Ama hayatın içinde her gün yaşanırlar.
İşin en tehlikeli tarafı ise toplumun yoksulluğa alışmaya başlamasıdır. İnsan, her şeye alışabiliyor. Uzun kuyruklara, sürekli artan fiyatlara, eksilen sofralara, ertelenen ihtiyaçlara... Fakat bir toplumun adaletsizliğe ve yoksulluğa alışması, ekonomik krizden daha büyük bir krizdir. Çünkü bu alışkanlık, sadece cüzdanı değil, vicdanı da yoksullaştırır.
Bir ülkede ekonomik göstergeler kadar insanların ruh hâli de önemlidir. Gelecekten umut kesildiğinde yatırım da azalır, üretim de zayıflar, toplumsal güven de aşınır. İnsanların yarınına güvenmediği bir yerde yalnızca ekonomi değil, sosyal hayat da kırılganlaşır. Komşuluk ilişkileri zayıflar, aile içi gerilimler artar, gençler geleceklerini başka ülkelerde aramaya başlar. Ekonomik kriz, zamanla kültürel ve ahlaki bir aşınmaya dönüşür.

30