Siyasal düzenin ekonomi politiğinin fon krizi

Fon krizi, yalnızca borsada yaşanan olağan dışı hareketler, yatırımcı kayıpları ya da finansal piyasalardaki denetim eksiklikleri üzerinden okunabilecek bir mesele değil. Ortaya çıkan tablo, Türkiye'de sermayenin nasıl hareket ettiğini, kamu kaynaklarının hangi kanallardan dolaşıma girdiğini, finansal araçların kimler tarafından ve hangi ilişkiler ağı içinde kullanıldığını sorgulamayı zorunlu kılıyor. Bu nedenle mesele, finansal bir skandal olmanın ötesinde, siyasal düzenin ekonomi politiğine ilişkin önemli sorular barındırıyor.

Pandemi döneminde borsaya yönelen küçük yatırımcı sayısındaki hızlı artış, halka arzların yaygınlaşması ve yatırım fonlarının genişleyen etkisi, finansal piyasaları toplumun çok daha geniş kesimleri için gündelik hayatın bir parçası hâline getirdi. Birikimini enflasyon karşısında korumaya çalışan yurttaş, esnaf ve küçük işletmeler, giderek daha fazla finansal araçlara yöneldi. Bu süreçte bazı hisselerde görülen olağan dışı fiyat hareketleri, fonlar arasındaki ilişkiler ve sermaye dolaşımının niteliği, piyasanın işleyişine dair ciddi soru işaretleri doğurdu.

Ancak asıl üzerinde durulması gereken, bu büyüklükte bir finansal yapının hangi koşullarda oluşabildiğidir. Finansal piyasalar kendi başlarına, toplumdan ve siyasetten bağımsız alanlar değildir. Hukuki düzenlemeler, kamu denetimi, kredi mekanizmaları, sermaye hareketleri ve siyasi kararlar piyasanın sınırlarını belirler. Dolayısıyla bir finansal yapının ortaya çıkışını değerlendirirken yalnızca o yapı içinde yer alan aktörlere değil, onu mümkün kılan kurumsal ve siyasal zemine de bakmak gerekir.

Tam bu noktada, yaklaşık çeyrek asırlık iktidar döneminin ortaya çıkardığı yönetim modeli ve bunun siyasi sorumluluğu tartışmanın merkezine yerleşiyor. Uzun süreli iktidar, yalnızca hükümet etme süresinin uzaması anlamına gelmez; zaman içinde kurumların işleyişini, denetim anlayışını, kamu yönetiminin reflekslerini ve karar alma süreçlerini de biçimlendirir. Tek parti iktidarının belirleyici olduğu bu uzun dönemde, güç merkezlerinin giderek daralması ve kurumsal denetimin etkisinin zayıflaması, ekonomik alanın da bu ilişkilerden bağımsız kalamayacağını gösteriyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu değerlendirirken, yalnızca tek tek işlemlerin nasıl gerçekleştiğini değil, bu işlemlere imkân veren sistemin nasıl kurulduğunu da sormak gerekiyor.

Bu nedenle siyasi sorumluluk, yalnızca bir skandal ortaya çıktığında açıklama yapmak ya da soruşturma başlatmakla sınırlı değildir. Yönetme sorumluluğu, kamu kaynaklarının kullanımından finansal piyasaların denetlenmesine, bağımsız kurumların işleyişinden hukukun eşit uygulanmasına kadar uzanır. Bir sistemin kurallarını belirleyen, kurumlarını şekillendiren ve denetim mekanizmalarının nasıl işleyeceğine karar veren siyasi iktidar, o sistemin ürettiği sonuçlar karşısında da sorumluluk taşır. Bu sorumluluğu dile getirmek, herhangi bir kişi ya da kurumu peşinen suçlamak değil; demokratik hesap verebilirliğin gereğini hatırlatmaktır.

Üstelik meselenin ekonomik etkisi, doğrudan para kaybeden yatırımcılarla sınırlı değil. Finansal piyasalara duyulan güvenin sarsılması, tasarrufların yönünü, işletmelerin nakit akışını, borçların geri ödenmesini ve üretim kararlarını etkileyebilir. Kamu kaynaklarının ya da kamu kurumlarıyla ilişkili fonların hangi koşullarda finansal piyasalara yönlendirildiği sorusu da bu nedenle önemlidir. Bir tarafta geçim sıkıntısıyla mücadele eden, her kuruşunu hesaplayan milyonlar; diğer tarafta kaynağı, ilişkileri ve denetimi yeterince açıklığa kavuşmamış büyük ölçekli para hareketleri bulunuyor. Bu karşıtlık, ekonomik adalet tartışmasını kaçınılmaz hâle getiriyor.