Bir şeyin ederini bilmekle değerini bilmek arasında görünüşte küçük, fakat toplumsal hayat bakımından oldukça büyük bir fark vardır. Eder, bir şeyin belirli bir değişim düzeni içerisindeki karşılığıdır; değer ise o şeyin bizim için, içinde bulunduğumuz kültürel ve toplumsal dünya bakımından taşıdığı anlamla ilgilidir. Ederin hesabı yapılabilir, karşılaştırılabilir, sıralanabilir, hatta bir piyasa içerisinde sürekli yeniden üretilebilir. Değer ise aynı ölçülebilirliğe kolayca teslim olmaz. Modern toplumun önemli gerilimlerinden biri de tam burada ortaya çıkar: Hayatın giderek daha fazla alanını ölçülebilir hâle getiren toplumsal düzen, ölçülemeyeni de değersizleştirmeye başlar. Böylece eder, yavaş yavaş değerin yerine geçer. Bir şey ne kadar pahalıysa o kadar değerli, bir insan ne kadar kazanıyorsa o kadar başarılı, bir makam ne kadar yüksekse o makama sahip kişi o kadar nitelikliymiş gibi düşünmeye başlarız. Oysa burada yaptığımız şey değeri keşfetmek değil, değeri piyasanın ölçüleriyle yeniden tanımlamaktır.
Nasreddin Hoca ile Timur arasında geçtiği anlatılan o meşhur fıkra, bu ayrımı anlatmak bakımından şaşırtıcı derecede güçlüdür. Timur bir gün hamamda, göbek taşında ısınırken aklına Hoca düşer ve adamlarını gönderip onu huzuruna getirir. Hoca karşısına çıktığında Timur sorar: "Senin gözünde benim değerim nedir" Hoca, bir süre bakar, ölçer, biçer ve "Altı yedi akçe civarında" der. Timur şaşırır ve öfkelenir: "Yalnız üzerimdeki peştamal o kadar eder." Hoca, hiç tereddüt etmeden cevap verir: "Ben de peştamala değer biçtim zaten." Fıkranın gücü yalnızca Hoca'nın hazırcevaplığından kaynaklanmaz. Asıl mesele, Timur'un kendisiyle üzerindekiler arasındaki ayrımı görememesidir. Hükümdar, kendi değerini sorarken Hoca onun toplumsal görünürlüğünü sağlayan sembollere bakmaktadır. Çünkü iktidar, servet, makam, ünvan ve statü insanın çevresine bir değer görüntüsü verir; fakat bu görüntünün insanın kendisiyle ne kadar ilişkili olduğu her zaman başka bir sorudur.
Burada sosyolojik olarak daha önemli olan, Timur'un yanılması değil, bu yanılgının bugün artık neredeyse toplumsal bir norm hâline gelmiş olmasıdır. Timur'un peştamalı vardı; bizim peştamallarımız çok daha fazla. Makamlarımız, diplomalarımız, arabalarımız, evlerimiz, markalarımız, kartvizitlerimiz, sosyal çevrelerimiz, takipçi sayılarımız, çalıştığımız kurumlar, sahip olduğumuz ünvanlar ve hatta hangi mekânlarda göründüğümüz bile bugün toplumsal değerimizin işaretleri olarak kullanılabiliyor. İnsanlar yalnızca ne oldukları üzerinden değil, neye sahip oldukları üzerinden okunuyor. Daha doğrusu, sahip oldukları şeyler üzerinden ne oldukları hakkında bir kanaat oluşturuluyor. Böylece toplumsal hayat, insanı doğrudan tanımak yerine onu göstergeleri üzerinden okumaya başlıyor. Bir anlamda kişi ile sahip oldukları arasındaki mesafe daralıyor; sonunda insan, kendi sahip olduklarının toplamıymış gibi algılanıyor.
Bu noktada Pierre Bourdieu'nün sermaye kavramları bize önemli bir imkân sunar. Ekonomik sermayenin yanında kültürel, sosyal ve sembolik sermayelerin de bulunduğu bir toplumsal dünyada, insanların konumları yalnızca ellerindeki para miktarıyla belirlenmez. Hangi okullarda okudukları, kimleri tanıdıkları, hangi çevrelere erişebildikleri, hangi kültürel kodları bildikleri ve bütün bunları nasıl görünür kıldıkları da toplumsal konumlarını etkiler. Dolayısıyla modern insanın peştamalı yalnızca paradan ibaret değildir. Bazen diploma, bazen aksan, bazen meslek, bazen soyadı, bazen mekân, bazen kültürel zevkler, bazen de dijital dünyadaki görünürlük bu işlevi görür. Bunların her biri bireyin toplumsal ederini yükselten veya düşüren göstergelere dönüşebilir. Fakat tam da burada önemli bir ayrım ortaya çıkar: Bir insanın toplumsal konumu ile insani değeri aynı şey değildir. Sosyoloji bize insanların toplum içinde nasıl konumlandığını açıklayabilir; fakat o konumun ahlaki veya insani bakımdan ne kadar değerli olduğunu kendiliğinden söylemez.
Modern toplumun temel özelliklerinden biri, farklılıkları ölçülebilir göstergelere dönüştürme eğilimidir. Eğitim notla, başarı maaşla, meslek ünvanla, şirket büyüklükle, etki takipçi sayısıyla, yaşam standardı tüketim kapasitesiyle ölçülür. Ölçme ilk bakışta tarafsız ve rasyonel bir işlem gibi görünür. Oysa neyin ölçüleceğine karar vermek başlı başına toplumsal bir tercihtir. Bir şeyi ölçülebilir hâle getirdiğimizde yalnızca onu tanımlamış olmayız; aynı zamanda ona ilişkin bir hiyerarşi de kurarız. İnsanlar zamanla ölçülen şeylerin önemli, ölçülemeyen şeylerin ise ikincil olduğunu düşünmeye başlarlar. Böylece toplumsal yapı yalnızca insanların davranışlarını değil, onların neyi değerli bulacaklarını da biçimlendirir.
Bugün "kalite" kavramının başına gelen biraz da budur. Kalite, aslında bir şeyin kendi içindeki niteliğine ilişkin bir kavramdır. Fakat piyasa toplumu içinde kalite giderek fiyat, marka, prestij ve kıtlıkla birlikte düşünülmeye başlanmıştır. Pahalı olan kaliteli, pahalı olmayan sıradan kabul edilir. Prestijli okul iyi okul, prestijli meslek iyi meslek, merkezi semtteki ev kaliteli yaşam, çok kazanan kişi başarılı insan olarak kodlanır. Burada fiyat ile kalite arasındaki ilişki bütünüyle kopuk değildir elbette; ancak sorun, fiyatın kalitenin yerine geçmesidir. Çünkü fiyat bir değişim değeridir; kalite ise nitelik meselesidir. Bir şeyin yüksek fiyatlı olması, onun nitelikli olduğuna dair toplumsal bir kanaat üretebilir ama bu kanaat kendi başına kaliteyi yaratmaz.
İnsan söz konusu olduğunda bu karışıklık daha da tehlikeli bir hâl alır. Çünkü bir malı fiyatlandırmak ile insanı değerlendirmek aynı epistemolojik işlem değildir. Malın piyasa değeri olabilir; insanın ise yalnızca piyasa içerisinde aldığı karşılık üzerinden tanımlanması, insanı kendi toplumsal varlığından eksiltir. Buna rağmen modern toplum, insanı da giderek performans göstergeleri üzerinden değerlendirmeye yöneliyor. Ne kadar kazandığı, ne kadar ürettiği, nerede çalıştığı, ne kadar başarılı olduğu, kaç kişiye ulaştığı, hangi çevrede bulunduğu ve ne kadar görünür olduğu, kişinin toplumsal değerinin göstergeleri hâline geliyor. Böylece insan kendisini yalnızca başkalarının gözünde değil, kendi gözünde de ölçmeye başlıyor.
Bu nedenle çağdaş insanın temel sorunlarından biri yalnızca başkalarının onu değerlendirmesi değildir; kişinin kendisini de aynı ölçü sistemi içerisinde değerlendirmeye başlamasıdır. Sosyal yapı bireyin dışındaki bir mekanizma olarak kalmaz; zamanla bireyin zihnine yerleşir. Toplumun değer ölçüleri, bireyin kendi kendisini değerlendirme biçimine dönüşür. İnsan sabah işe giderken yalnızca para kazanmak için değil, kendisini toplum içerisinde bir yere yerleştirmek için de gider. Çocuğun iyi bir okul kazanması yalnızca eğitim alması anlamına gelmez; ailenin toplumsal konumunu da yeniden üretir. Bir meslek seçmek yalnızca geçim biçimi seçmek değildir; belirli bir statüye, çevreye ve yaşam tarzına dâhil olmaktır. Dolayısıyla bireysel tercihler olarak gördüğümüz birçok şey, gerçekte toplumsal yapı tarafından şekillendirilmiş tercih alanlarıdır.
Burada sınıf meselesi de görünür hâle gelir. Çünkü herkes aynı peştamala sahip değildir. Toplumdaki ekonomik ve kültürel kaynakların dağılımı eşit olmadığı için insanların kendilerini değerli kılmak amacıyla başvurabilecekleri sembolik araçlar da eşit değildir. Birinin sahip olduğu diploma diğerinin ulaşamadığı bir eğitim imkânının sonucu olabilir; birinin sosyal çevresi kuşaklar boyunca birikmiş ilişkiler ağının ürünü olabilir; bir başkasının konuşma biçimi bile belirli bir sınıfsal habitusun göstergesi olarak okunabilir. Bu nedenle "kendini geliştir, başarılı ol, değerini artır" şeklindeki bireyselci anlatıların arkasında çoğu zaman görünmeyen toplumsal başlangıç noktaları vardır. İnsanların yarışa aynı yerden başlamadığı bir toplumda, yarışın sonucunu yalnızca bireysel yetenek ve çabayla açıklamak eksik kalır.
Tam da bu nedenle "eder" kavramı sosyolojik olarak önemlidir. Eder, yalnızca kişinin ne kadar para kazandığını değil, toplumun onu hangi ölçütlerle sınıflandırdığını da gösterir. Bir insanın toplumsal ederi, içinde bulunduğu ekonomik ve kültürel sistemin ona biçtiği karşılıktır. Bu karşılık değişebilir. Dün değerli kabul edilen bir meslek bugün daha düşük bir statüye sahip olabilir; bir dönem büyük prestij taşıyan bir eğitim bugün sıradanlaşabilir; dün servet göstergesi olan bir nesne bugün sıradan bir tüketim nesnesine dönüşebilir. Eder bu anlamda tarihsel ve toplumsaldır. Değer ise daha farklı bir zeminde durur. Çünkü değer, yalnızca toplumsal sıralamadaki yerimizi değil, bir varoluşun anlamını ilgilendirir.
Fakat burada "değer"i bütünüyle toplumdan bağımsız, değişmez ve saf bir öz olarak düşünmek de doğru olmaz. Değerlerin kendileri de toplumsal olarak üretilir, aktarılır ve yeniden yorumlanır. Nezaket, dürüstlük, cesaret, çalışkanlık, fedakârlık, başarı, özgürlük ya da itaat gibi kavramların anlamları farklı toplumlarda ve farklı tarihsel dönemlerde farklı biçimler alabilir. Dolayısıyla değer de toplumsal bir dünyaya aittir. Ancak değer ile eder arasındaki temel fark şudur: Değer, bir şeyin veya kişinin yalnızca değişim karşılığını değil, toplumsal ve kültürel anlamını ifade eder. Eder bir sıralama üretir; değer bir anlam dünyası kurar.
Bugün belki de asıl sorunumuz, anlam dünyalarının yerini sıralama dünyalarının almasıdır. İnsanlar ne olduklarından çok nerede olduklarını düşünmeye başladıklarında, hayat bir sıralama cetveline dönüşür. Kim daha başarılı, kim daha zengin, kim daha görünür, kim daha prestijli, kim daha güzel, kim daha genç, kim daha çok okumuş, kim daha çok seyahat etmiş, kim daha çok kazanmış Sosyal medya bu eğilimi yalnızca görünür kılmadı; onu gündelik hayatın içine sürekli taşıdı. İnsan artık yalnızca yaşadığı hayatı yaşamıyor, aynı zamanda o hayatın başkalarının gözündeki karşılığını da yönetiyor. Böylece toplumsal görünürlük, kendi başına bir sermayeye dönüşüyor. İnsan yalnızca bir şey yapmak istemiyor; yaptığı şeyin görülmesini de istiyor. Görülmeyen başarı, giderek eksik başarı gibi hissediliyor.
Böyle bir ortamda "kalite" de görünür olmak zorunda kalıyor. İyi olanın iyi olması yetmiyor; iyi olduğunun kanıtlanması gerekiyor. Nitelik, göstergeler aracılığıyla ispatlanmak zorunda. Bu nedenle çağdaş toplumda referanslar, sertifikalar, dereceler, puanlar, yıldızlar, yorumlar ve takipçi sayıları hayatımızın her alanına yerleşiyor. Bir restoranın iyi olup olmadığını deneyimlemekten önce puanına bakıyoruz; bir insanı tanımadan önce özgeçmişini inceliyoruz; bir kitabı okumadan önce ne kadar sattığını merak ediyoruz. Böylece doğrudan deneyimin yerini giderek göstergelerin bilgisi alıyor. Sosyolojik açıdan bu, güven ilişkilerinin de dönüşümüdür. İnsanlara ve nesnelere doğrudan güvenmek yerine, onların toplumsal olarak üretilmiş göstergelerine güveniyoruz.

32