Türkiye'nin bugün yaşadığı temel sorunlardan biri, artık kötü ile iyi arasında değil, kötü ile daha kötü arasında tercih yapmaya zorlanmasıdır. Siyasette de ekonomide de giderek benzer bir manzara ortaya çıkıyor. Bir tarafta geçmişte yaşanmış ağır yanlışların korkusu, diğer tarafta bugünün yanlışlarının eleştirilemez hale gelmesi... Böylece toplum, önüne konulan seçeneklerin hiçbirini gerçekten istemediği halde birini seçmek zorunda bırakılıyor.
Bu durum zamanla yalnızca siyasi bir tercih biçimi olmaktan çıkıyor; toplumsal düşünme biçimini de dönüştürüyor. İnsanlar bir politikanın doğru olup olmadığını sormaktan önce, "Bunun alternatifi ne" diye soruyor. Alternatif gösterilemediğinde ise mevcut politikaya razı olmak, neredeyse zorunlu bir gerçekçilik biçimi haline geliyor. Oysa demokrasinin asıl anlamı tam da burada başlıyor: Kötünün kötüsüyle kıyaslanarak mevcut olanı savunmak değil, mevcut olandan daha iyisini tahayyül edebilmek.
Ekonomide yaşanan sıkışmanın hikâyesi de bundan farklı değil. Enflasyon artık yalnızca markette etiketlerin değişmesi anlamına gelmiyor. Enflasyon, toplumun farklı kesimlerini birbirinden ayıran görünmez bir duvara dönüşmüş durumda. Aynı enflasyon oranı, herkes için aynı hayatı ifade etmiyor. Geliri yüksek olan için fiyat artışı bir maliyetken, düşük gelirli için hayatın bütününü yeniden düzenleyen bir tehdit haline geliyor. Kirasını ödeyen, çocuğunun okul masrafını karşılayan, sağlık giderleriyle uğraşan, temel ihtiyaçlarını kısmak zorunda kalan bir insanın yaşadığı enflasyon ile servetini farklı araçlarda değerlendirebilen insanın yaşadığı enflasyon aynı değil.
Bu nedenle yalnızca manşet enflasyon oranına bakarak toplumun ekonomik durumunu anlamaya çalışmak giderek daha anlamsız hale geliyor. Asıl mesele, fiyatların ne kadar arttığından çok, bu artışın toplumun hangi kesiminin hayatından neyi eksilttiğidir. Son yıllarda ortaya çıkan tablo, yalnızca yoksulların daha da yoksullaşması değildir. Daha dikkat çekici olan, orta sınıfın da kendi hayatını sürdürebilme kapasitesini kaybetmesidir. Eskiden gelirinden bir miktar tasarruf edebilen, çocuğunun eğitimine yatırım yapabilen, ev sahibi olmayı düşünebilen, sağlık hizmetlerine erişebilen bir kesim artık giderek daha büyük bir bölümü yalnızca mevcut hayat standardını koruyabilmek için harcamaktadır. Birikim yapamayan toplumun geleceğe dair güveni de zayıflar.
Bir toplumun orta sınıfı yalnızca ekonomik bir kategori değildir. Orta sınıf, aynı zamanda toplumsal istikrarın taşıyıcısıdır. İnsanların eğitim yoluyla yükselebileceğine, çalışarak hayatını değiştirebileceğine, çocuklarının kendilerinden daha iyi bir hayat yaşayabileceğine dair inancı varsa toplum geleceğe bakabilir. Bu inanç kaybolduğunda ekonomik kriz, psikolojik ve siyasal bir krize dönüşür.
Daha da önemlisi, tüketimdeki daralma her kesimde aynı ölçüde gerçekleşmez. Gerçek anlamda kısılması gereken bazı tüketim biçimleri devam ederken, hayatını yalnızca zorunlu harcamalar üzerinden sürdüren geniş kesimlerin tüketimi küçülür. Böylece ekonomi bir yandan daralırken diğer yandan eşitsizlik daha görünür hale gelir. Üst gelir grupları servetlerini koruyabilir veya artırabilirken, ücretli kesimler gelirlerinin önemli bir bölümünü barınma, gıda, eğitim ve sağlık gibi zorunlu alanlara ayırmak zorunda kalır.
Bunun sonucu yalnızca daha düşük bir refah seviyesi değildir. İnsanların gelecek duygusu aşınır. Ekonominin üretim tarafındaki sorunlar da bu tabloyu ağırlaştırıyor. Sanayide uzun süre devam eden durgunluk, kapasite kullanımındaki zayıflama ve özellikle istihdam yoğun sektörlerde ortaya çıkan gerileme, meselenin yalnızca bugünün gelir kaybıyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Bir fabrika kapandığında yalnızca bir işletme kapanmaz; o işletmenin çevresinde oluşmuş tedarik zinciri, işçilik, küçük esnaf ve aile ekonomileri de etkilenir. Üretim kapasitesinin kaybı, yeniden kurulması yıllar sürebilecek bir kayıptır.
Dolayısıyla enflasyonu düşürmek adına uygulanan politikaların toplumsal maliyeti, yalnızca bugünkü tüketim kaybıyla ölçülemez. Eğer bu süreç üretim kapasitesini ve istihdamı kalıcı biçimde zayıflatıyorsa, geleceğin refahı da bugünden tüketilmiş olur. Tam bu noktada ekonomi ile siyaset birbirine bağlanıyor.
Ekonomik olarak güçsüzleşen bireyin siyasal olarak da hareket alanı daralır. Geçimini sağlamakta zorlanan, borçlarını çevirmeye çalışan, çocuğunun eğitim masrafını düşünmek zorunda olan insanın siyasal hayata katılma kapasitesi de zayıflar. Böylece ekonomik eşitsizlik zamanla siyasal eşitsizliğe dönüşür.
Siyasette temsil edilmediğini hisseden insan bir süre sonra yalnızca oyunun değil, sistemin de kendisine kapandığını düşünmeye başlar. Ekonomik olarak geleceğini kuramayan, siyasal olarak da sözünün karşılığını göremeyen bir toplumda umutsuzluk derinleşir. Gençlerin başka ülkelerde gelecek araması, yalnızca ekonomik bir tercih değildir; aynı zamanda yaşadığı ülkeye ilişkin gelecek tahayyülünün zayıflamasıdır.
Böyle bir ortamda siyasetin temel görevi ise alternatif üretmek olmalıdır. Fakat muhalefetin en büyük zaaflarından biri tam da burada ortaya çıkıyor: Mevcut politikaları eleştirmek konusunda zaman zaman güçlü bir dil kurulurken, onun yerine ne konulacağı konusunda aynı açıklık gösterilemiyor. Oysa yalnızca "bu yanlış" demek yetmez. Toplumun karşısına "doğrusu budur" diyebilmek gerekir.
Bu eksiklik, özellikle Kürt meselesi ve silahsızlanma tartışmalarında daha belirgin hale geliyor. Güvenlik sorununun çözülmesi ile Kürt meselesinin siyasi olarak çözülmesi aynı şey değildir. Silahların susması elbette başlı başına önemli bir hedef olabilir. Fakat silahların susması, temsil, hukuk, vatandaşlık, dil, yerel yönetimler, siyasi katılım ve demokratik haklar gibi daha geniş meselelerin kendiliğinden çözüldüğü anlamına gelmez. Bu iki alan birbirinden tamamen koparıldığında, güvenlik başlığında elde edilen bir sonuç demokratikleşme sonucuymuş gibi sunulabilir.
Oysa gerçek bir toplumsal barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, insanların konuşabilmesiyle mümkündür. Sivil siyasetin alanı genişlemeden, farklı düşüncelerin ifade edilmesi güvence altına alınmadan, hukukun kişilere ve siyasi pozisyonlara göre değişmediği bir düzen kurulmadan kalıcı bir barıştan söz etmek güçtür. Bir toplumda bir taraftan silahlı bir yapının silah bırakması beklenirken, diğer taraftan siyasal eleştirinin, gazeteciliğin veya muhalefetin kriminalize edildiği bir atmosfer varsa burada ciddi bir çelişki ortaya çıkar.

20