Türkiye siyasetini uzun süredir takip edenlerin aşina olduğu bir duygu var: Deja vu. Her şey değişiyor gibi görünürken aslında aynı hikâyenin farklı biçimlerde tekrarlandığı hissi. Aktörler değişiyor, sloganlar değişiyor, ittifaklar kuruluyor ve dağılıyor; fakat siyasal alanın temel gerilimleri yerli yerinde duruyor.
Son günlerde CHP etrafında yaşanan tartışmalar da böyle bir his uyandırıyor. Bir yandan Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyaset sahnesine yeniden dönüşünü andıran görüntüler, diğer yandan parti içi mücadeleler, yargı süreçleri ve bitmek bilmeyen meşruiyet tartışmaları...
İnsan ister istemez iki farklı imgeyi hatırlıyor. Biri, Roberta Flack'in hafızalara kazınan şarkısı: "Killing Me Softly". Yavaş yavaş, hissettirmeden, doğrudan yok etmeden etkisizleştirmek... Diğeri ise eski bilgisayar oyunlarındaki bölüm sonu canavarları. Hikâye boyunca yenildiği düşünülen karakterlerin son aşamada daha tuhaf, daha karmaşık ve daha güçlü bir biçimde geri dönmesi.
Fakat bu iki imgeyi birleştiren asıl nokta Kemal Kılıçdaroğlu değildir. Asıl mesele, Türkiye'de muhalefetin yıllardır bir türlü kurtulamadığı tekrar döngüsüdür. Her kritik eşikte ülkenin temel meseleleri geri plana düşerken muhalefet kendi içine kapanıyor; liderlik tartışmaları, örgütsel krizler ve iç mücadeleler siyasal gündemin merkezine yerleşiyor. Böylece ekonomiden hukuka, eğitimden dış politikaya kadar uzanan temel sorunlar görünmez hale geliyor. Burada sorulması gereken soru şudur: Muhalefet neden sürekli kendi iç krizlerini konuşmaya mahkûm oluyor
Bu soruya verilen cevaplar genellikle iki uç arasında gidip geliyor. Birinci açıklama, bütün sorumluluğu muhalefetin üzerine yüklüyor. Buna göre yaşanan her şey beceriksizlikten, stratejik körlükten ve liderlik zaaflarından kaynaklanıyor. İkinci açıklama ise tam tersine bütün süreci dış müdahalelerle açıklıyor. Muhalefetin yaşadığı her krizin arkasında görünmez merkezler, derin planlar ve büyük stratejiler bulunduğu varsayılıyor. Her iki yaklaşım da eksik. Çünkü Türkiye'de muhalefetin hikâyesi ne yalnızca kendi hatalarıyla ne de yalnızca dış müdahalelerle açıklanabilir. Asıl mesele, bu iki sürecin birbirini beslemesidir. Muhalefetin stratejik zaafları, onu müdahalelere açık hale getiriyor; müdahaleler ise bu zaafları daha da derinleştiriyor.
CHP'de yaşanan son gelişmeler de bu çerçevede okunabilir. Kılıçdaroğlu'nun seçim yenilgisinin ardından sergilediği tavrın yapıcı olduğunu söylemek zor. Toplumun önemli bir kesimi tarafından talep edilen muhasebe süreci hiçbir zaman gerçek anlamda işletilemedi. Siyasal yenilgi üzerine düşünmek yerine meşruiyet mücadeleleri öne çıktı. Bu durum yalnızca CHP'nin değil, Türkiye siyasetinin tamamının enerjisini tüketti. Ancak burada durup şu soruyu da sormak gerekiyor: Muhalefetin kendi hatalarını eleştirmek, ona yönelik siyasal ve hukuksal kuşatmayı görmezden gelmeyi gerektirir mi Türkiye'de son yıllarda yaşanan gelişmeler bunun tersini gösteriyor.
Muhalefet yalnızca seçim meydanlarında rakip olarak görülmüyor. Aynı zamanda çeşitli idari, hukuki ve kurumsal mekanizmalar aracılığıyla sürekli bir belirsizlik alanı içinde tutuluyor. Bu durum yalnızca belirli partilerle ilgili değildir. Daha geniş bir siyasal dönüşümün parçasıdır. Muhalefetin ne kadar konuşacağı, hangi sınırlar içinde hareket edeceği, hangi aktörlerin meşru kabul edileceği giderek daha fazla tartışma konusu haline geliyor. Tam da bu noktada Türkiye siyasetinin en ilginç kavramlarından biri devreye giriyor: Devlet aklı. Her kritik dönemeçte birileri ortaya çıkıp yaşananları devlet aklıyla açıklıyor. Parti içi krizler mi yaşanıyor Devlet aklı çalışıyor. Yeni ittifaklar mı kuruluyor Devlet aklı devrede. Yargı süreçleri mi hızlanıyor Devlet aklı geleceği hazırlıyor.
Böylece siyasal süreçler somut toplumsal ilişkilerden koparılıp gizemli bir üst aklın faaliyetleri olarak okunmaya başlanıyor. Oysa burada dikkat çekici olan şey, devlet aklının kendisinden çok, bu söylemin nasıl işlediğidir. Fransız siyasal düşüncesindeki "raison d'Etat" kavramı devletin uzun vadeli çıkarlarını ifade eder. Ancak Türkiye'deki kullanımı çoğu zaman bundan farklıdır. Kavram bir analiz aracından çok bir inanç biçimine dönüşür. Siyasal süreçlerin nedenlerini araştırmak yerine onları açıklanamaz bir hikmet alanına havale eder.
Böylece vatandaşların anlayabileceği somut siyasal ilişkiler yerine, yalnızca belirli kişilerin kavrayabileceği varsayılan yüksek bir bilgi düzeyi icat edilmiş olur. Bu nedenle devlet aklı söylemi yalnızca iktidar çevrelerinin başvurduğu bir ideolojik araç değildir. Muhalefetin de zaman zaman sığındığı bir teselli mekanizmasıdır. Çünkü başarısızlıkları açıklamanın en kolay yolu onları görünmez güçlere bağlamaktır. Böylece siyasal öznelerin sorumluluğu geri plana itilir. Ne var ki bu yaklaşım, kısa vadede psikolojik rahatlama sağlasa bile uzun vadede siyasal düşünme kapasitesini zayıflatır.

10