İnsan, çoğu zaman ucundan tuttuğu şeylerle tanımlar kendini. Tam kavrayamadığı, bütünüyle sahip olamadığı ama yine de vazgeçemediği uğraşlar... Yarım kalacağını en başından sezdiği hâlde, sanki tamamlanacakmış gibi sarıldığı işler... Bunların her biri, insanın dış dünyayla kurduğu ilişkinin parçalarıdır. Fakat bu parçaların asıl anlamı, dışarıda değil içeride belirir. Çünkü insanın okuması gereken ilk şey, nihayetinde kendisidir.
Kendini okumak, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi içe kapanmak ya da dünyadan el çekmek değildir. Aksine, kendini okumak, dünyayı daha sahici bir biçimde kavramanın ön şartıdır. İnsanoğlunun Yaratıcı'yı tanımasının yolu bile, kendini tanımasından geçer. Bu yüzden kendini okumak; sadece zihinsel bir faaliyet değil, aynı zamanda varoluşsal bir çabadır. Bir metni okur gibi, bir şiiri çözer gibi, hatta bir âyeti tefekkür eder gibi kendine bakabilmek... Ve bunu yaparken yalnızca kendi iç sesine değil, bütün varlığa kulak kesilmek.
Çünkü insan, kendini yalnız başına okuyamaz. Kendini okumak; metinle, sözle, beyitle, âyetle ve hulâsa bütün mahlûkatla dolu muazzam bir aynada kendini izlemek gibidir. Başkasında gördüğümüz bir incelik, aslında bizde eksik olanı; bir başkasındaki sertlik ise bizde saklı duran bir gölgeyi açığa çıkarır. Bu yüzden insanın kendini tanıma yolculuğu, aynı zamanda başkalarıyla kurduğu ilişkinin de bir ürünüdür.
Belki de bu yüzden, hayatımıza giren bazı insanlar sıradan bir karşılaşmanın ötesinde anlam taşır. Eskiden "sâhip-nazar" diye bir kavramdan söz edilirdi. Bu, sadece bakan değil, bakışıyla dönüştüren insan demekti. Yanına gittiğinizde sizi çoğaltan, yanından ayrıldığınızda içinizde bir ferahlık bırakan insanlar... Onların varlığı, insanın kendini okuma sürecinde adeta bir aydınlatma işlevi görür. Çünkü bazı bakışlar, insanın kendine dair farkındalığını derinleştirir; bazı sözler ise içimizde uzun zamandır suskun kalan bir hakikati dile getirir.
Bugün böyle insanlarla karşılaşmak nadir olabilir. Fakat eğer hayatımızda, yanına gittiğimizde de ayrıldığımızda da içimizi huzurla dolduran birileri varsa, sandığımızdan çok daha büyük bir hazineye sahibiz demektir. Çünkü bu insanlar, bize sadece iyi hissettirmez; aynı zamanda bizi kendimize yaklaştırır. Ve insanın kendine yaklaşması, belki de bütün yolculukların en zoru ama en kıymetlisidir.
Burada gülümsemenin ve gönül açmanın rolü yeniden belirir. İnsan, kendini okudukça eksikliğini fark eder; eksikliğini fark ettikçe ya sertleşir ya da yumuşar. Sertleşmek, çoğu zaman bir savunma biçimidir. Yumuşamak ise bir kabulleniş... Gülümsemek, bu kabullenişin en görünür hâlidir. O yüzden gülümseme, yüzeysel bir jest değil; derin bir idrakin dışavurumudur. Gönül açmak da aynı şekilde, insanın kendi sınırlarını aşma cesaretidir.
Fakat bu hâller kendiliğinden sürekli var olmaz. Tıpkı nezaket, candanlık ve ölçü gibi, bunlar da unutulmaya müsaittir. İnsan, hayatın akışı içinde bu incelikleri yitirir; çoğu zaman farkına bile varmadan. İşte tam burada hafızanın önemi ortaya çıkar. Hafıza, sadece geçmişi saklayan bir alan değil; aynı zamanda insani olanı diri tutan bir imkândır.

10