Karanlığa alışmak

İnsanın bilmediği şeylerden çok, bildiğini sandığı şeylerle başı derttedir. Bilmediğini bilmek, insanı öğrenmeye açık tutan mütevazı bir zihinsel konumdur. Bilmediğini bilmemek ise bundan çok daha farklıdır; çünkü burada eksik olan yalnızca bilgi değildir, eksikliğin farkındalığıdır. İnsan kendi bilgisinin sınırlarını göremediğinde, sınırın bittiği yerde dünyanın da bittiğini sanmaya başlar. Böylece kendi zihninde kurduğu küçük evreni, hayatın tamamı zanneder. Belki de insanlık tarihinin en eski sorunlarından biri olan cehalet, bugün tam da bu nedenle yeni ve daha karmaşık bir biçimde karşımıza çıkıyor: Artık bilgiye ulaşamadığımız için değil, ulaştığımız her şeyi bilgi zannettiğimiz için.

Modern insanın paradoksu burada başlıyor. Tarihin hiçbir döneminde bilgiye erişim bugünkü kadar kolay olmadı. Birkaç saniye içinde dünyanın herhangi bir köşesindeki bir olaydan haberdar olabiliyor, bir kavramı araştırabiliyor, bir kitabın özetine ulaşabiliyor, bir uzmanın görüşünü dinleyebiliyor, hatta hiç bilmediğimiz bir konuda saatlerce konuşabilecek malzemeyi önümüze yığabiliyoruz. Fakat bilgiye erişimin kolaylaşması, bilginin kendisini çoğaltmıyor her zaman. Bazen yalnızca bilgiye sahip olduğumuz duygusunu çoğaltıyor. Bir başlık, kısa bir video, birkaç cümlelik bir paylaşım, bir ekran görüntüsü veya milyonlarca kişinin tekrarladığı bir kanaat, zihnimizde tamamlanmış bir düşüncenin yerini alabiliyor. Böylece bilgi ile bilgi izlenimi arasındaki mesafe giderek kapanıyor; fakat bu kapanma hakikate yaklaşmak anlamına gelmiyor.

Çünkü insan yalnızca bilen bir varlık değildir; aynı zamanda inanan, alışan ve aidiyet geliştiren bir varlıktır. Bir düşünceye yalnızca doğru olduğu için bağlanmayız. Bazen o düşünce bizi bir topluluğun parçası yaptığı, bize bir kimlik verdiği, dünyayı daha anlaşılır kıldığı veya kendimizi güvende hissettirdiği için ona tutunuruz. Bu nedenle kanaatlerimiz çoğu zaman zihinsel olmaktan çıkar, varoluşsal bir niteliğe bürünür. Bir fikrin yanlış olduğunu kabul etmek, yalnızca bir fikri terk etmek anlamına gelmeyebilir; o fikrin etrafında kurulmuş arkadaşlıkları, düşmanlıkları, alışkanlıkları, siyasi tercihleri, ahlaki yargıları ve hatta kendimize dair tasavvurumuzu da yeniden düşünmemizi gerektirebilir. İnsan bu yüzden bazen yanlış olduğunu bildiği şeyden değil, o yanlışın üzerine kurduğu hayattan vazgeçemez.

Bugünün dünyasında bu durumun en görünür alanlarından biri dijital kamusal alandır. Eskiden insanın düşüncesini değiştirmek için karşısına yeni bir fikir çıkması gerekirdi. Şimdi ise çoğu zaman yeni fikirlerle değil, kendi fikrinin sürekli tekrarıyla karşılaşıyor. Algoritmalar bize dünyayı olduğu haliyle değil, bizim ilgimizi sürdürecek haliyle gösteriyor. Böylece insan kendisine benzeyen insanların söylediklerini daha fazla görüyor, kendi kanaatlerinin teyit edildiğine daha sık tanık oluyor ve sonunda kendi çevresini toplumun tamamı zannetmeye başlıyor. Bir süre sonra "Herkes böyle düşünüyor" cümlesi, aslında "Benim karşıma sürekli böyle insanlar çıkıyor" anlamına geldiğini unuttuğumuz bir kesinliğe dönüşüyor.

Burada mesele yalnızca teknolojinin bizi yanıltması değil. Teknoloji, insanın çok eski bir eğilimini büyütüyor: Bilişsel konfor arayışını. İnsan bilinmeyenden hoşlanmaz. Yeni olan her zaman heyecan verici değildir; çoğu zaman rahatsız edicidir. Çünkü yeni bilgi, eski bilgiyi yerinden oynatabilir. Yeni bir bakış açısı, yıllardır doğru kabul ettiğimiz bir hükmü tartışmalı hale getirebilir. Başka bir insanın hikâyesini gerçekten dinlemek, onun neden bizim düşündüğümüz gibi düşünmediğini anlamaya çalışmak, kendi haklılığımızdan bir parça vazgeçmeyi gerektirebilir. Bu nedenle insan çoğu zaman hakikati değil, huzurunu koruyan açıklamayı tercih eder.

Oysa düşünmenin gerçek maliyeti tam da burada ortaya çıkar. Düşünmek, kendimize ait kanaatleri yeniden üretmek değildir; gerektiğinde onları kendimize karşı kullanabilmektir. İnsan ancak kendi fikrinin de yanlış olabileceğini hesaba kattığında düşünmeye başlar. Aksi halde yaptığı şey düşünmek değil, kanaatini savunmak, yani zihinsel olarak bulunduğu yeri tahkim etmektir. Bunun toplumsal karşılığı ise giderek sertleşen bir kamusal dil, birbirini dinlemeyen gruplar ve hakikatten çok aidiyetlerin belirlediği bir toplumdur. Herkes kendi dünyasında haklıdır; fakat ortak dünyanın kendisi giderek kaybolmaktadır.

Belki de bugün eğitimden beklememiz gereken en önemli şey burada yatıyor. Eğitim yalnızca insana birtakım bilgiler kazandırmak değildir; insanın kendi bilgisinin yetersizliğini fark edebilmesini sağlamaktır. Gerçek eğitim, insanı her konuda konuşabilecek kadar cesur değil, bazı konularda konuşmadan önce yeterince düşünmesi gerektiğini anlayacak kadar ölçülü hale getirir. Bir insanın entelektüel seviyesini yalnızca ne kadar bildiği değil, bilmediği karşısında nasıl davrandığı da gösterir. "Bilmiyorum" diyebilmek, bugün belki de en kıymetli entelektüel cümlelerden biridir. Çünkü bu cümle kapıyı kapatmaz; tam tersine açar.