İtidalden Kemale İnsan, Anlam Ve Birlik Üzerine

İnsan, yalnızca yaşayan bir varlık değildir; anlam yükleyen, anlam arayan ve çoğu zaman da yüklediği anlamların altında ezilen bir varlıktır. Hayatımızdaki pek çok kırılmanın, hayal kırıklığının, öfkenin ve hatta putlaştırmanın kökeninde bu hakikat yatar. Bir olaya, bir insana, bir fikre yahut bir döneme, hakikatinin taşıyamayacağı kadar anlam ve değer yüklediğimizde, yalnızca onu dönüştürmeyiz; kendimizi de dönüştürürüz. Fakat bu dönüşüm çoğu zaman olgunlaştırıcı değil, zehirleyici bir dönüşümdür.

İtidal, bu nedenle sadece ahlâkî bir erdem değil, aynı zamanda varlığı doğru okuyabilmenin yöntemidir. Her şeyi olduğu yerde ve olduğu kadar görebilme kabiliyeti... İnsanların, olayların ve fikirlerin sınırlarını kabul edebilme olgunluğu... Çünkü hakikatin taşıyamayacağı kadar yüceltilen her şey, bir süre sonra kaçınılmaz biçimde hayal kırıklığı üretir. Aşırı övgü ile aşırı nefret arasında görünmez bir akrabalık vardır. Birini olağanüstü görmeye başlayan kişi, ilk kusurla birlikte onu değersizleştirmeye de hazır hâle gelir.

Bu yüzden hikmet geleneği, insanı da dünyayı da itidal terazisinde tartmaya çağırır. İfrat ve tefrit arasında kurulmuş bu denge, yalnızca bireysel ruh sağlığını değil, toplumsal düzeni de ayakta tutar.

Çölde devesi çalınan bedevinin hikâyesi, bu hakikatin başka bir yönünü gösterir. Açlık ve susuzluktan bitap düşmüş bir adama yardım etmek isteyen bir insanın, iyiliğinin suistimal edilmesi karşısında bile asıl kaygısının kendi kaybı olmaması dikkat çekicidir. Devesini kaybetmiş, canı tehlikeye düşmüş olmasına rağmen, hırsıza dönüp, "Bu olayı kimseye anlatma" demesi sıradan bir merhamet örneği değildir. Çünkü o, kendi zararından daha büyük bir zararı görmektedir. İnsanlar bu hikâyeyi duyarsa, bir gün çölde gerçekten yardıma muhtaç olan birine el uzatmaktan vazgeçebilirler.

Burada bireysel mağduriyet ile toplumsal maslahat arasındaki ince çizgi görünür hâle gelir. Bedevi kendi menfaatini değil, gelecekte kurulacak iyilik ihtimallerini korumaya çalışmaktadır. Bugün sıkça karşılaştığımız güven krizlerinin merkezinde de benzer bir mesele vardır. Bir kişinin ihaneti, bazen bütün bir insanlık hakkında hüküm vermemize sebep olur. Bir dostun vefasızlığı dostluğa, bir yöneticinin kusuru yönetime, bir âlimin hatası ilme, bir dindarın yanlışı dine mal edilir. Oysa adalet, tekilden bütüne sıçrayan bu kolay hükümlere direnebilme ahlâkıdır.

Bir toplumu ayakta tutan şey yalnızca hukuk değildir; insanların birbirlerine yönelik iyi niyetlerinin tamamen yok olmamasıdır. Eğer her yara bütün güveni ortadan kaldırıyorsa, o toplumun geleceği de yavaş yavaş kurur. Bedevinin korumaya çalıştığı şey tam da budur: İnsanın insana yardım etme cesareti. Bu cesaretin devam edebilmesi ise anlamanın ve anlaşılmanın mümkün olmasına bağlıdır.

Birliğin ve bütünlüğün dayandığı en temel unsur, ortak bir anlam dünyasının varlığıdır. İnsanlar birbirlerini anlamadıklarında yalnızca iletişim kuramazlar; aynı zamanda ortak bir gelecek de kuramazlar. Bu nedenle dil, bir toplumun görünmeyen omurgasıdır. Dikkat çekicidir ki Türkçedeki "anlam" kelimesi, muhatabın neyi anladığıyla ilişkilidir. Burada vurgu yalnızca söyleyenin kastında değil, dinleyenin idrakindedir. Bu durum, anlamanın tek taraflı bir faaliyet olmadığını gösterir. İnsan, konuştuğu kadar dinlemekle; anlattığı kadar anlamaya çalışmakla da sorumludur.

Kadim düşünce geleneğimizde kavramların sınırlarına verilen önem de buradan kaynaklanır. Bir kavramın ne olduğu kadar ne olmadığı da bilinmelidir. Çünkü sınırları belirsiz kavramlar, düşünceyi bulanıklaştırır. Bulanık düşünce ise ihtilafı büyütür. Istılah kelimesinin sulh kökünden gelmesi bu yüzden manidardır. Kavramlar yalnızca düşünmenin araçları değildir; aynı zamanda barışın da araçlarıdır. İnsan kullandığı kavramlarla zihnini fesattan korur. Ne söylediğini bilir, ne dinlediğini bilir. Böylece anlaşmazlıkların önemli bir kısmı daha doğmadan önlenmiş olur.

Bugün yaşadığımız pek çok tartışma, aslında fikir ayrılığından çok kavram karmaşasından kaynaklanmaktadır. Aynı kelimeleri kullanıp farklı şeyleri kasteden insanlar, birbirlerine yaklaşmak yerine uzaklaşmaktadır. Bu nedenle medeniyet yalnızca şehirler, yollar ve teknolojiler inşa etmek değildir; aynı zamanda ortak anlam alanları kurabilmektir.

Nitekim savaşların çoğu savlarla başlar. İnsanlar önce birbirlerinin sözlerini reddeder, sonra birbirlerini. Sulh ise ortak bir dil arayışıyla başlar. Birbirinin ne dediğini gerçekten anlamaya çalışan insanlar arasında ihtilaflar bütünüyle ortadan kalkmasa bile düşmanlığa dönüşmez. Toplumun hafızası da bu ortak anlam alanının bir parçasıdır. Aliya İzzetbegoviç'in işaret ettiği gibi, medeni halkların anıları vardır. Hatırlamayı başaran topluluklar tarihe sahip olurlar. Tarih yalnızca geçmiş olayların kaydı değildir; ortak hatırlamanın kurumsallaşmış biçimidir.

Bir milleti millet yapan şey sadece aynı coğrafyada yaşamak değildir. Aynı acıları, aynı sevinçleri ve aynı hikâyeleri paylaşabilmektir. Birbirini "dilsiz idrak" edebilmek, aynı duygusal iklimde buluşabilmektir. Çünkü insanlar yalnızca konuşarak anlaşmazlar. Bazen aynı türküde, aynı sessizlikte, aynı bakışta anlaşırlar. Ortak hafıza tam da bu görünmez bağlardan oluşur. Bir toplum kendi anılarını kaybettiğinde, yalnızca geçmişini değil, geleceğini de kaybetmeye başlar. Zira geleceği kuran şey, geçmişten devralınan anlam mirasıdır.

Bu noktada bireysel menfaat ile toplumsal maslahat arasındaki ilişki yeniden görünür olur. Gerçek birlik, herkesin aynı şeyi istemesiyle değil; ortak iyilik için bazı isteklerinden vazgeçebilmesiyle mümkündür. Medeniyet dediğimiz şey, biraz da ertelenmiş arzuların ve paylaşılmış fedakârlıkların eseridir. Fakat bütün bu meselelerin merkezinde yine insan vardır.