Çağımızın en belirleyici krizlerinden biri, insanın hem ideolojik hem de epistemolojik düzeyde kuşatılmış olmasıdır. Bu kuşatma, yalnızca siyasal söylemlerle değil, aynı zamanda imgelerle, anlatılarla ve temsillerle kurulur. Modern insan artık sadece düşüncelerle değil, görüntülerle de şekillendirilmektedir. Bu noktada sinema, sıradan bir sanat dalı olmaktan çıkar; bir hakikat mücadelesinin sahasına dönüşür.
Sinema, başlangıçta gerçekliği kaydeden masum bir araç gibi görünse de, zamanla gerçekliği kuran, yönlendiren ve hatta tahrif eden bir aygıta evrilmiştir. Görüntü, artık yalnızca bir yansıma değil; bir inşa faaliyetidir. Bu inşa süreci ise nötr değildir. Aksine, belirli ideolojik merkezlerin, ekonomik güç odaklarının ve kültürel hegemonya biçimlerinin etkisi altındadır. Dolayısıyla bugünün sinemasında gördüğümüz imgeler, çoğu zaman hakikati değil, belirli bir hakikat yorumunu temsil eder.
Tam da bu noktada kritik bir ayrım belirir, ses ile görüntü arasındaki gerilim. Devrimci bir bilinçten doğan söz, çoğu zaman kendisini taşıyan görüntüyle uyum içinde değildir. Çünkü söz, mücadeleden gelir; görüntü ise çoğu zaman iktidar aygıtlarının süzgecinden geçerek biçimlenir. Bu durum, modern sinemanın en temel çelişkisini ortaya koyar: Hakikati söyleyen bir dil ile onu çarpıtan bir temsil biçimi arasındaki kopuş. Fakat mesele yalnızca ideolojiyle sınırlı değildir. Daha derin bir sorun, insanın bizzat nasıl anlaşıldığıyla ilgilidir. Modern bilimsel paradigma, insanı ölçülebilir, genellenebilir ve analiz edilebilir bir nesneye indirgeme eğilimindedir. İnsan davranışları istatistiklere, duyguları biyokimyasal süreçlere, toplumsal ilişkileri ise mekanik modellere indirgenir. Bu yaklaşım, ilk bakışta açıklayıcı görünse de aslında insanın özünü ıskalar.
Çünkü insan, yalnızca gözlemlenebilir verilerden ibaret değildir. O, aynı zamanda yaşayan, deneyimleyen, çelişen ve kendini aşan bir varlıktır. Her insan tecrübesi biriciktir; tekrar edilemez ve genellenemez. Bilim, bu tecrübeyi kavrayabilmek için onu dondurmak, soyutlamak ve kategorilere ayırmak zorundadır. Oysa hayat, tam da bu kategorilerin dışında akar. İnsan, bir denklem değil; bir hikâyedir. Bu nedenle insanı anlamanın en sahici yollarından biri, onu anlatmaktır. Edebiyat, tiyatro ve sinema, insanın bu tekil varoluşunu yakalayabilen nadir alanlardır. Ancak burada da bir tehlike belirir: Eğer bu anlatı biçimleri ideolojik şemalara teslim olursa, insan yeniden indirgenir. Bu kez bilimsel kategorilere değil, politik kalıplara hapsolur.
İşte çağımızın asıl krizi sanki bu noktada düğümlenir. Nedir o İnsan ya bilimsel indirgemeciliğin ya da ideolojik şemacılığın içinde kaybolmaktadır. Bir yanda onu mekanik bir varlığa çeviren açıklama biçimleri, diğer yanda onu kolektif kimliklerin içine eriten söylemler. Her iki durumda da insanın tekilliği, derinliği ve içsel karmaşıklığı silinmektedir. Bu bağlamda sinemanın önünde ciddi bir sorumluluk vardır. Sinema, ya mevcut ideolojik imgeleri yeniden üretmeye devam edecek ya da bu imgelerin içine çatlaklar yerleştirecektir. Bu çatlaklar, yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda etik bir zorunluluktur. Çünkü hakikat, çoğu zaman kusursuz bütünlüklerde değil, kırılmalarda ve uyumsuzluklarda ortaya çıkar.

4