"Futbol sadece futbol değildir" sözünü her gün biraz daha gözümüze sokan bir sistemin içinde yaşıyoruz. Fakat bu sistemi kutsamak, onun kendiliğinden ve kaçınılmaz biçimde iyi bir şey ürettiğine inanmak anlamına gelmemeli. Çünkü futbolun etrafında oluşan büyük ekonomik, kültürel ve toplumsal düzenin meşruiyetini büyük ölçüde oyunun kendisinden değil, milyonlarca insanı büyüleyen o güçlü sihirden aldığını unutmamak gerekir. Futbolun sihri gerçektir; fakat sihrin kendisi, etrafında kurulmuş düzenin bütün unsurlarını gerçek ve değerli kılmaz.
Kuralları zaman zaman esnetilen, ekonomik gücün belirleyiciliğinin giderek arttığı, tribünlerde şiddetin ve fanatizmin kolaylıkla yeniden üretilebildiği bir spor kültürünün, toplumun bütün değerlerini kendiliğinden taşıyacağını düşünmek fazlasıyla iyimserlik olur. Üstelik mesele yalnızca futbolun kendisi de değildir. Asıl mesele, bir toplumun hangi sporları görünür, değerli ve desteklenmeye layık bulduğudur. Burada başka bir spor anlayışına bakmak gerekiyor.
Çünkü basketboldan atletizme, yüzmeden güreşe, jimnastikten masa tenisine, okçuluktan engelli sporlarına kadar pek çok branş, çocuklara ve gençlere yalnızca sportif beceri kazandırmıyor. Disiplin, sabır, beden farkındalığı, takım ruhu, yenilgiyi kabullenme, yeniden deneme ve emek verme gibi hayatın kendisine ilişkin değerleri de öğretiyor. Bunlar çoğu zaman büyük stadyumların ışıkları altında görünmüyor. Televizyon ekranlarında saatlerce tartışılmıyor. Büyük sermayelerin dolaştığı reklam dünyasının merkezinde yer almıyor. Ama belki de tam da bu yüzden daha fazla önemsenmeleri gerekiyor.
Türkiye'de "amatör branş" diye nitelendirdiğimiz sporların önemli bir kısmı aslında toplum açısından hiç de amatör bir mesele değil. Bir çocuğun haftada üç gün düzenli olarak antrenmana gitmesi, bir salonda antrenörünün karşısında sorumluluk alması, bir takımın parçası olmayı öğrenmesi, yenildiğinde yeniden çalışması ve kazandığında ölçüyü koruması, yalnızca sportif bir faaliyet değildir. Bunlar aynı zamanda cemiyet hayatının küçük ama son derece önemli yapı taşlarıdır.
Bu nedenle özellikle belediyelere burada önemli bir sorumluluk düşüyor. Yerel yönetimlerin spor politikalarını yalnızca futbol sahaları ve popüler organizasyonlar üzerinden düşünmek yerine, mahalle ölçeğinde farklı branşlara sürdürülebilir destek vermesi, uzun vadede hem sportif başarıya hem de sosyal dönüşüme katkı sağlayabilir. Bir mahallede açılan iyi bir atletizm pisti, yüzme havuzu, jimnastik salonu ya da çok amaçlı spor merkezi yalnızca sporcu yetiştirmez. Çocukların sokağa, ekrana veya amaçsız zaman tüketimine mahkûm olmadığı alternatif bir hayat alanı oluşturur.
Aileler için de bu alanlar bir çeşit güvenlik ve umut mekânına dönüşebilir. Bugün iyi niyetli pek çok aile, çocuklarının geleceğine dair bir ihtimal arayarak onları futbol okullarına götürüyor. Bir umutla aidat ödüyor, forma alıyor, hafta sonlarını sahalarda geçiriyor. Fakat çoğu zaman o umudun karşısına yalnızca ekonomik gerçeklik değil, içinde yaşadığımız genel kültürel ve sosyoekonomik ortam çıkıyor. Çocuğun yeteneğinden çok bağlantıların, emeğinden çok görünürlüğün, sportif gelişiminden çok piyasa değerinin konuşulduğu bir döngü oluşuyor.
İşin içine bahis, kara para, menajerlik ilişkileri, çıkar ağları ve büyük sermayeler girdiğinde sporun çocuklar için taşıdığı anlam da giderek aşınıyor. Oysa çocukların sporla kurduğu ilişkinin bir transfer hikâyesine dönüşmesinden önce bir hayat hikâyesine dönüşmesi gerekir. Bazen bir amatör maçın kenarında gördüğümüz manzara da bu çelişkiyi bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Ağız burun kıran kavgalar, küfürler, hakeme saldıran yetişkinler, birbirine bağıran gençler ve bütün bunların ortasında ne yapacağını bilemeyen çocuklar... Bir tarafta sporun insanı geliştireceğine ilişkin büyük laflar; diğer tarafta sporun en temel terbiyesini bile taşıyamayan yetişkinler.

18