"Boşlukları dolduruyoruz..." Galiba son zamanlarda muhatap olduğum sorulara en sık verdiğim cevap bu. Üstelik bu cevabın, tam da bu nevi soruların boyuna biçilmiş en yakışıklı libas olduğunu düşünüyorum. Neden mi Çünkü hayat hiçlik kabul etmiyor, boşluk bağışlamıyor. Hele de ömrünü tek bir hakikate ihlasla bağlamış, o inancı bütün yaşantısının tek mihveri kılmış ruhlar için bu cevap, yaraya sürülen bir nebze teselli mahiyetinde bir yere tekabül ediyor. Ömrün geri dönülmeyecek, telafisi imkânsız o demlerinde; adandığın bütün değerlerin, o omuz omuza yürüdüğün yol arkadaşlarının ve en nihayetinde o kutsal saydığın yolculuğun koskoca bir sis bulutundan ibaret olduğunu görmek... İşte bu, bir insana keder olarak da imtihan olarak da yeter de artar bile. Maalesef! Bizi bu mahcubiyete fırlatan zamana bakıp sormaktan başka ne kalıyor geriye: "Zamanla nasıl değişiyor insan! /Hangi resmime baksam ben değilim: /Nerde o günler, o şevk, o heyecan / Bu güler yüzlü adam ben değilim/ Yalandır kaygısız olduğum yalan..."
Hayatın en katı yasasıdır: Varlık, kendi hacmi kadar bir boşluk bırakır geride; ama insan, o boşluğu kendi hüsnühattı sanma gafletine düşer çoğu zaman. Bir ömrü tek bir hakikate, tek bir davaya, tek bir yürüyüşe ipotek etmiş; gününü, gecesini, dostluğunu ve hatta düşmanlığını o tek merkeze göre tayin etmiş bir ruh için, günün sonunda karşılaşılan manzaranın koskoca bir sis perdesinden ibaret olduğunu anlamak, trajedilerin en büyüğüdür. "Boşlukları dolduruyoruz" derken sığındığımız o hüzünlü tebessüm, aslında yıkılan bir mabedin molozları arasında kendine bir seccadelik yer açma telaşından başka nedir ki
İnsan, hayatın ritmine aldanmaya meyyaldir. Yol arkadaşlarıyla yola çıkarken, yolun da arkadaşlarının da kadim ve ebedî kalacağını sanır. Oysa zaman, sinsice işleyen bir asit gibi, en sarsılmaz zannedilen bağları çözer, en iddialı sözleri buharlaştırır. Cahit Sıtkı'nın o meşhur dizelerinde yankılanan feryat, aslında bir yaşlanma hikâyesi değil; bir uyanış, bir ayılma, daha doğrusu acı bir iç muhasebedir. "Hangi resmime baksam ben değilim" derken şair, sadece yüzündeki kırışıklıklara değil, ruhundaki o tanınmaz dönüşüme ağlamaktadır. Hayatına sadece tek bir fikri, tek bir ideayı koyup, onunla nefes alanlar için bu "değişim", sıradan bir biyolojik süreç olmaktan çıkar; bir ontolojik sarsıntıya dönüşür.
Dünyaya geldik, bir kavgaya girdik ve kavgamızın sınırlarını başkaları çizdiğinde yenilmiş sayıldık. Gençliğin o coşkun heyecanıyla, o marşlar ve sloganlar eşliğinde yürünürken, yolun sonunun bir iktidar kavgasına, bir sermaye paylaşımına ya da sığ bir dünyevileşmeye çıkacağını kim düşünebilirdi Oysa sert, tavizsiz ve ödünsüz bir hakikat arayışı, günün sonunda insanı kendi yalnızlığının çölüne fırlatır. Yol biter, bayraklar indirilir, vitrinler düzenlenir; ama o ideal uğruna ömrünün en verimli, en telafisiz yıllarını harcayan insan ortada kalıverir.
İşte o an, boşluklar belirmeye başlar. Ruhun açtığı o devasa yara, gündelik telaşlarla, tali meşgullerle, "boşluk doldurma" gayretleriyle kapatılmaya çalışılır. Bosna'nın karlarından Kudüs'ün zeytin ağaçlarına, Endülüs'ün yıkık kemerlerinden İstanbul'un betonlaşan ruhuna bakarken ne hissediliyorsa; insan kendi hezimetine bakarken de aynı sızıyı duyar. Bir medeniyetin, bir mezkûr fikrin içinin boşaltılması ile bir insanın kendi iç dünyasındaki idealizmin içinin boşaltılması aynı büyük bozgunun parçalarıdır. Dostlarla yolların ayrılması, taşın sert, suyun boğucu, ateşin yakıcı olduğunun "geç" fark edilmesi, aslında hakikatin soğuk yüzüyle karşılaşmanın gecikmiş faturasıdır.
"Gökyüzünün başka rengi de varmış!" dizesi, basit bir doğa gözlemi değildir. Bu, muazzam bir hayal kırıklığının, bir kandırılmışlık hissinin şiire bürünmüş halidir. Yıllarca tek bir renge inanmış, tek bir ufku gökyüzü sanmış bir insana, başını kaldırıp başka renklerin de olduğunu gösterdiğinizde hissettiği şey özgürlük değil, kederdir. Çünkü o renkler, geride bırakılan yılların yalan olduğu gerçeğini yüzüne çarpar.
İnsan, hayatı boyunca kurduğu o büyük yapıların birer kartondan şato olduğunu anladığı yaşa geldiğinde, zaman artık geri döndürülemez bir nehirdir. Bizi bu kıvama getiren, bizi bu kenar mahallelere, bu sığ kıyılara fırlatan neydi Yanlış soruların peşine düşüp doğru cevaplar mı aradık, yoksa yola çıktıklarımızı yolda bulduklarımıza değişirken kendi ruhumuzu mu pazara çıkardık
Burada meselenin özü şudur: Hayat boşluk kabul etmez. Siz ideallerinizi, o aşk düzeyindeki inançlarınızı kaybettiğinizde, o boşluk hemen başka şeyler tarafından doldurulur. Küçük hesaplar, konfor arayışları, dünyevi ikballer ve en nihayetinde nesnelerin boyunduruğu... Yol arkadaşlarının bir bir eksildiği, o eski şevk ve heyecanın yerini rasyonel gerekçelere bıraktığı bir vasatta, insan kendi "cenazesinin" kimin cenazesi olduğunu sormaya başlar. Cahit Sıtkı'nın "Nerden çıktı bu cenaze Ölen kim" sorusu, doğrudan doğruya kendi idealizminin, kendi eski halinin şakaklarına sıkılmış bir sorudur. Ölen, o güler yüzlü, kaygısız, saf ve inançlı adamdır. Yaşayan ise sadece onun gölgesi, onun posasıdır.

17