Müceddid kimdir (3)

Mahmut Ay
Bugün
14

Son iki yazımızda müceddidlik hakkında bazı ilim adamlarının görüşlerine ve tarihte müceddidlik iddiasında bulunanlara dair birkaç örnek verdik. Bugünkü yazımızda konuyla ilgili kanaatlerimizi paylaşacağız.

"Allah, bu ümmete her yüz senenin başında dinini yenileyecek kimse(ler)i muhakkak gönderecektir." meâlindeki hadis, Ebu Davud'un "Melâhim" kitabının ilk hadisidir. "Melâhim" kelimesi "gelecekte ortaya çıkacak sosyal kargaşa, iç savaş gibi hadiseler ve kıyamet alâmetlerine dair haberler" anlamına gelir. Ebu Davud'un, bu hadisi "Melâhim" kitabının başında zikretmesinden şu anlaşılır: Bu hadiste bildirilen durum, gelecekte meydana gelecek ve Müslümanları etkileyecek önemli hadiselerle alakalıdır. Yani "müceddid", Müslümanları karşılaşacakları dinî, siyâsî ve ictimâî musibetlerden kurtarmaya çalışan "zor zamanların adamı"dır. Şu da dikkate alınmalıdır ki son müceddidin "mehdi" olacağı kanaati yaygındır. Dolaysısıyla "müceddidlik" ile "mehdilik" arasında yakın bir ilişki vardır.

Bu hadiste geçen "yüz sene" ifadesini, kanaatimizce "kinaye" olarak anlayıp lafzî anlamıyla değil de genel olarak "zaman" şeklinde yorumlamak daha isabetli olacaktır. O takdirde manası şöyle olur: "Zaman içerisinde Allah bu dini yenileyecek nice müceddidler gönderecektir." Nitekim hadisin şerhlerine bakıldığında bazı âlimlerin, "yüz sene" ifadesini bu şekilde yorumladığı görülecektir. Şöyle düşünelim: Cenâb-ı Peygamber (sav), kendisinin "son peygamber" olduğunu bildirdiği için ashâbın zihninde muhtemelen şöyle bir soru oluşmuştur: Resûlullah'ın dâr-ı bekâya irtihalinden sonra yeni bir peygamber gelmeyecekse İslâm asırlar boyunca ve çeşitli coğrafyalara yayıldığında aslını ve özünü nasıl muhafaza edecek Muhtemelen zihinlerdeki bu soruyu yanıtlamak üzere Efendimiz (sav) şu mesajı vermiştir: "Endişe etmeyin! Benden sonra Allah, ümmeti sahipsiz bırakmayacak, yeni bir peygamber gelmese de son ilâhî mesajı yaşayıp yaşatacak insanlar sürekli var olacaktır. Allah, bu dinin hem aslını muhafaza eden hem de asırlar boyunca muhtelif coğrafyalardaki farklı kültürlere sahip insanlar tarafından yaşanabilmesi için gerekli çabayı sarf eden liderler gönderecektir."

"Hadiste bildirilen yüzyıl ne zaman başlar" sorusuna risaletle, hicretle ve Efendimiz'in vefatıyla başlar şeklinde farklı cevaplar verilmiştir. Eğer ille de bu ifade "lafzî anlamıyla anlaşılacaksa, doğrusu o yüz senenin, Efendimiz'in dâr-ı bekâya irtihalinden sonra başlamasıdır. Zira Efendimiz zamanında hicret, henüz takvim başlangıcı olarak belirlenmemiştir. Nitekim Süfyan b. Uyeyne bu sürecin Resûlullah'ın (sav) vefatından sonra başladığını ifade eden bir rivayet nakleder (Süyûtî, Mirkatu's-Suûd, 3/1062).

Hadiste "tecdid"in tanımı yapılmadığına göre onun kapsamını belirli bir mezhep ve meşrebin görüşüne göre yapılan tanımlarla daraltmak doğru değildir. Daha açık söylemek gerekirse tecdid kimsenin tekelinde değildir.

Muhtelif coğrafyalara dağılan, farklı mezheplere ve türlü meşreplere ayrılan Müslümanların tümünü kuşatacak tek bir müceddidden bahsetmek çok zordur. Nitekim İbn Reslân er-Remlî, İbn Hacer, İbnu'l-Esîr gibi âlimlere göre de müceddidden beklenen şeyi, tek bir kişinin yerine getirmesi pek mümkün değildir. Kanaatimizce müceddidi, her asırda bir kişi ile sınırlamak yerine "Her kavmin bir rehberi vardır." (Ra'd 13/7) meâlindeki âyete mutabık olacak şekilde "her bölgede ve her zaman diliminde gerek ilim adamlarından gerekse devlet adamlarından zamanın ve mekânın neden olduğu yeni sorunlara kadim geleneğin özünden sapmadan İslâmî açıdan yeni çözümler ve açılımlar getiren kişi" olarak değerlendirmek daha doğrudur.

Müceddidi "reformist" olarak anlamak doğru olmadığı gibi kuru bir "taklitçi/mukallit" olarak anlamak da doğru değildir. Zira "tecdid" kelimesi "yenilemek" anlamına geldiğine göre İslam'ı özünden ve kadim gelenekten sapmadan, modernizmin ayartmalarına kanmadan "yeni" bir anlayışla yorumlamayı da ima etmektedir.

Müceddid, İslam'ı yeni bir ruhla yorumlayan bir İslam âlimi olabileceği gibi Müslümanlara yeni bir ruh ve heyecan kazandıran, onlara Müslüman olduklarını "yeniden" hatırlatan, "Müslüman kimliği" bilincinin oluşturulmasında, korunmasında ve yeniden inşa edilmesinde büyük gayretler sarf eden bir bilim, sanat, düşünce, siyaset veya hareket adamı da olabilir.

Etkisi küçük çaplı olan müceddidler olabileceği gibi tesir sahası geniş olan çok yönlü müceddidler de olabilir. İmam Rabbânî, buna güzel bir örnektir. O, bir yandan ilmî birikimiyle topluma hizmet ederken bir yandan da tasavvufa giren İslam dışı uygulamalara karşı mücadele vermiştir. İslam'a en önemli hizmeti ise Ekber Şah'ın "din-i ilâhî" adıyla uydurduğu senkretik din anlayışına karşı cesurca verdiği mücadeledir. Dönemin pek çok sözde âlimi korkudan seslerini çıkaramazken o daha delikanlılık yaşlarından itibaren "peygambersiz bir din" anlayışına karşı çıkarak yirmi yaşlarında "İsbâtu'n-Nübüvve" isimli kitabını yazmıştır. Onun ilmi, irfanı ve cesaretiyle yaptığı faaliyetler neticesinde "din-i ilâhî" projesi tutmamış ve Hindistan'da İslam'ın varlığı devam etmiştir. Bu gayretleri karşısında, başta dönemin büyük âlimi Abdulhakîm Siyalkûtî olmak üzere müridleri ona "müceddid-i elf-i sânî" sıfatını vermişlerdir. Onun bir Nakşî şeyhi olarak Hindistan'da İslam'a yaptığı katkılarını tarikat müessesesine karşı olan Mevdûdî dahi takdir etmiş ve müceddidlerden bahsederken İbn Teymiyye'den sonra İmam Rabbânî'yi zikretmiştir (Bk. Mevdûdî, İslam'da İhya Hareketleri, s. 95-104).