Zaman zaman "Filânca zat asrımızın mücedididir." şeklinde sözler duyuyoruz. Hemen her mezhep ya da meşrep müntesibi, asrın müceddidinin kendilerinden çıktığını iddia ediyor. Peki kimdir müceddid Bu yazımız, bu sorunun cevabına dair bilgi içerikli olacak. İnşallah haftaya da bu bilgilerin tahlilini ve konuyla ilgili kanaatlerimizi içeren bir yazı paylaşacağız.
Resûl-i Ekrem'in (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah, bu ümmete her yüz senin başında dinini yenileyecek kimse(ler)i muhakkak gönderecektir." (Ebu Davud, "Melâhim", 1). "Müceddid" ve "tecdîd" kavramlarının kaynağı bu hadistir. Çok az sayıda âlim konuya dair müstakil eser yazmıştır. Bunlardan biri olan Suyûtî'nin "et-Tenbie bi men yeb'asüllahu alâ ra'si külli mie" isimli risâlesini esas alarak konuyu özetlemeye çalışacağız.
"Müceddid, din âlimi olmak zorunda mıdır" sorusunu âlimlerin pek çoğu olumlu cevaplarken bazı âlimler "Hayır; müceddid din âlimi olmak zorunda değildir. Mesela devlet adamlarından da müceddid olabilir." yanıtını vermişlerdir. Hatta Zeynüddîn Irâkî, mezkûr hadisin zâhirî manasının müceddidin devlet adamı olması gerektiğine işaret ettiği kanaatindedir (Tenbie, s. 106). Müceddidin mutlaka din âlimi olması gerektiğini söyleyenlerden bazıları onun hangi alanda ihtisas yapmış olması gerektiğini dahi belirleme ihtiyacı hissetmişlerdir. Mesela İbnü's-Sübkî, müceddidin mutlaka fakih olması gerektiği kanaatindedir. Bu sebeple üçüncü asrın müceddidinin kelâm âlimi Eş'arî değil, fıkıh âlimi İbn Süreyc olması gerektiğini söyler (Tenbie, s. 97). İbn Asâkir ve İbnü'l-Esîr gibi âlimler ise bu konuda İbnü's-Sübkî gibi düşünmemektedirler. Onlara göre İmam Eş'arî, Mutezile gibi bidat ehli mezheplere karşı Sünnî akideyi savunmuş olması sebebiyle müceddid olmaya daha layıktır (Tenbie, s. 95-96).
Bazı âlimler ise müceddidin devlet adamı olması gerektiği kanaatindedir. Mesela Osmanlı sadrazamlarından ve âlimlerinden Lütfi Paşa'ya göre müceddidler mutlaka devlet adamı olmalıdır. Onun müceddid listesi şu şekildedir: Hz. Muhammed, Ömer b. Abdülaziz, Mu'tasım, Kadir billah, Muhammed Tapar, Gazan Han, Osman Gazi, Çelebi Mehmed ve Yavuz Sultan Selim (Kayhan Atik, Lütfi Paşa ve Tevarih-i Al-i Osman, 145-148).
"Müceddid, ehl-i beytten olmak zorunda mıdır" Bazı âlimler müceddidin ehl-i beytten olması gerektiğini söylerken çoğunluk böyle bir zorunluluk olmadığı görüşündedir. Suyûtî, müceddidin ehl-i beytten olmasının, şart olmamakla birlikte iyi olacağı kanaatindedir. Ancak ona göre ehl- beytin kapsamı tüm Kureyşlileri kapsayacak şekilde anlaşılmalıdır. Hatta Kureyşlilerin mevâlîsi (köleleri) olanlar da "ehl-i beyt" kapsamında değerlendirilebilir (Tenbie, s. 113-114).
"Bir asırda birden fazla müceddid olabilir mi" sorusuna pek çok âlim "Evet; aynı asırda birden fazla müceddid olabilir. Bunlar aynı sahada (mesela fıkıh alanında) tecdid yapmış olabileceği gibi farklı alanlarda (mesela kimi ilimde, kimi siyasette) tecdid yapmış olabilir." şeklinde cevap vermişlerdir (Tenbie, s. 107-108). Onlar, mezkûr hadisteki "men" edatının tek bir kişiye değil pek çok kişiye delâlet ettiği kanaatindedir. Suyûtî'nin kanaati de bu yöndedir (Tenbie, s. 110-111).
"Müceddid, tanınmış biri olmak zorunda mıdır" Tüm âlimlere göre müceddid, tüm İslâm âleminde tanınan ve tesiri olan biri olmalıdır. Yalnızca kendi beldesinde tanınan ve etkili olan birinin müceddid sayılamayacağı genel kabul görmüş bir kanaattir. (Tenbie, s. 114-115).
"Müceddid, kendisinin müceddid olduğunu bilebilir mi ya da böyle bir iddiada bulunabilir mi" Klasik dönemlerde bunun örneği çok azdır. Suyûtî, kendisinin dokuzuncu asrın müceddidi olmasını temenni eder; kendisinin bunu hak edecek bir birikime sahip olduğunu söyler. Benzer şekilde Gazâlî'nin de el-Munkız'da, beşinci asrın müceddidi olarak kendisini görmeyi ümit ettiğini ve bunu hak edecek bir durumda olduğunu ima ettiğini söyler (Tenbie, s. 104-105). Devlet adamlarından da bu iddiada bulunan nadir de olsa çıkmıştır. Mesela Timur'un oğlu Şahruh kendisinin müceddid olduğunu iddia etmiştir (Koushki, Early Modern Islamicate Empire, s. 358-362).

13