Mevlânâ kimdir, kim Değildir (1)

Bir 17 Aralık gününde vuslata ermiş Hazret-i Mevlânâ Muhammed Celâleddîn Rûmî. "Öldüğüm gün, Sevgili'ye kavuştuğum ve nihâî vuslata erdiğim gündür. Sakın ardımdan ağlayıp yas tutmayın. O gün benim için şeb-i arûstur (düğün gecesidir)." buyurmuş Hazret. Her yıl olduğu gibi bu yıl da aralık ayında Konya'da şeb-i arûsun yıldönümü münasebetiyle çeşitli programlar ve ihtifaller yapıldı. Fakir, gençliğimde fırsat buldukça katılmaya çalışırdım. En son 2018'de katılmıştım ve "Bir Müfessir Olarak Hz. Mevlânâ" başlıklı uzun bir konferans vermek nasip olmuştu. O zamandan beri yurt dışında olmam sebebiyle katılamadım. Hz. Mevlânâ'ya karşı çok hususi muhabbeti olan, Mesnevî'sini mürşit edinen ve eserlerini zevkle mütalaa etmeye çalışan bir kardeşiniz olarak pek ehil olmasam da Hazret hakkında birkaç yazı kaleme almak istedim. Temennimiz odur ki kalemimizden Hazret'in ruhunu incitecek yanlış bir kelime ve fikir sâdır olmasın.

Öncelikle şu hususun altını çizmek isterim ki Mevlânâ gibi bir gönül ehlinin, bir irfan üstadının, bir ilâhî aşk meftununun bizim topraklarımızda, Anadolu'muzda yaşamış olması bu topraklarda yaşayan insanlar için büyük bir nimettir. Bu nimeti şu iki noktada özetleyebiliriz: 1. Mevlânâ, yaşantısıyla, yetiştirdiği dervişleriyle ve bıraktığı muhalled eserleriyle bu topraklarda tasavvufî düşünce ve yaşayışın yerleşmesine ve derinlerde kök salmasına çok ciddi bir katkı sunmuştur. Mevlânâ (ö. 1273), Hacı Bektaş (ö. 1271), Yunus Emre (ö. 1320) ve Hacı Bayram (ö. 1430) gibi gönül insanlarının, bu topraklara "ilâhî aşk" mayasını çalmış olmaları, dindarlığın merkezine "ilâhî muhabbeti" koymuş olmaları, bu topraklarda yaşayan Müslümanların din anlayışının "muhabbet" eksenli bir şekilde gelişmesini sağlamıştır. Bu da tekfirci selefîlik gibi zararlı akımların yerleşmesine engel olmuştur. Bunun ne kadar mühim olduğunu, geçtiğimiz günlerde Yalova'da ortaya çıkan ve güya din adına polisimize saldıran terör gruplarının verdiği zarara ve oluşturduğu tehlikeye bakarak anlayabiliriz. 2. Mevlânâ'nın bıraktığı entelektüel miras, o kadar zengin, kapsayıcı ve kuşatıcıdır ki eserlerini okuyan her insanın gönlüne, aklına ve hayatına dokunan; hitap eden bir yönü vardır. Bu itibarla, dünyanın neresinde yaşarsa yaşsın, hangi kültürel geçmişe sahip olursa olsun tüm insanlar Mevlânâ'dan istifade edebilmektedirler. Onun kadar evrensel bir kabul ve teveccüh görmüş ikinci bir İslam âlimi, düşünürü ya da mutasavvıfı yoktur. Onun Türkiye'mizle ve Türk kültürüyle özdeşleşmiş bir insan olması, ülkemiz ve kültürümüz açısından büyük bir şanstır. Sadece şeb-i arûs münasebetiyle Konya'daki kültürel şölen atmosferi bile başlı başına büyük bir nimettir. Dolayısıyla onun bıraktığı entelektüel ve kültürel mirası hem memleketimiz hem de tüm dünya için çok iyi değerlendirmek gerekir. Ancak onun fikirlerinin ve eserlerinin, ne sebeple olursa olsun çarpıtılmasına, ana ekseninden kaydırılmasına, filtrelenip eserlerindekinden bambaşka bir Mevlânâ üretiminin yapılmasına rıza göstermemek ve sessiz kalmamak hem ona olan muhabbetin hem de entelektüel ahlâkın bir gereğidir. Bu sebeple bu yazılarımızda, bu kabil hatalara da dikkat çekmeye çalışacağız.

Anadolu'da yaşamış olan ilim ve irfan ehlinin en büyüklerinden biri, belki de en büyüğü Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hazretleri'dir. Ancak "Mevlânâ kimdir" diye sorulduğunda, birbirinden farklı hatta birbirine zıt cevaplar almak mümkündür. Bu, ona has bir şey değildir. Zira her büyük insanın başına gelen şey, onun başına da gelmiş; vefatından sonra eserleri ve fikirleri zaman içerisinde farklı şekillerde yorumlanmıştır. Tarih boyunca Mevlânâ'nın ve ona nispetle teessüs etmiş olan Mevleviliğin değişik yorumlara tabi tutulduğunu ve kendilerini Mevlevîliğe nispet eden ya da Mevlânâ muhibbi olarak görenlerin zihninde birbirinden farklı Mevlânâ portreleri olduğunu görüyoruz. Hazret-i Pîr'in hayatına dair yazılmış ilk dönem kaynaklarında bile bu farklılığı kısmen görmek mümkündür. Onun hayatı hakkında en eski ve en mühim kaynaklar şu üçüdür: 1. Oğlu Sultan Veled tarafından Mesnevî tarzında yazılmış olan "İbtidânâme" veya "Velednâme" olarak bilinen eser. 2. Müridi ve Selçuklu komutanı olan Sipehsâlâr Feridun tarafından yazılan "Risâle-i Sipehsâlâr" diye bilinen eser. 3. Sultan Veled'in oğlu ve Konya Mevlevîhânesi postnişini Ulu Ârif Çelebi'nin talebiyle Ahmed Eflâkî tarafından yazılan "Menâkıbu'l-Ârifîn". İbtidânâme'de Mevlânâ'nın ilmi, irfanı ve irşadı ön plandadır. Mevlânâ, bir ilim deryası ve ahlâk abidesi olarak tasvir edilir. Sultan Veled, yeni teessüs etmekte olan Mevlevîliği Mevlânâ'ya dayandırırken onu yeni bir manevî yolun/tarikatın temellerini atan büyük bir mürşid ve "yol başı" olarak tanıtmaya çalışırken onun örnek alınabilecek yönlerini vurgular. Sipehsâlâr ise herhangi bir amaç gütmeden doğrudan gördüklerini ve duyduklarını kaleme almıştır. Onda da Hazret'in ilim, irfan ve ahlâkı ön plandadır ama risâlenin önemli bir kısmında menkıbeler anlatır. Eflâkî'de ise kerametleri ön plana çıkarılan "efsaneleşmiş" bir Mevlânâ anlatısı ile karşılaşmaktayız. Sultan Veled ve Sipehsâlâr'dan sonra yaşamış olmasına rağmen Eflâkî, onların anlatmadığı pek çok mübalağalı keramet menkıbesi anlatmaktadır. Onun zamanında artık Mevlevîlik ana hatlarıyla teessüs etmiştir; Mevlânâ'nın "kutsanma ve yüceltilme" süreci başlamıştır. İbtidânâme'de ilmi, irfanı ve ahlâkıyla insanları irşad eden Mevlânâ'nın yerini sürekli keramet gösteren efsanevî bir Mevlânâ almıştır. Görüldüğü üzere bir kuşak sonrasında bile anlatı ve tasvir değişebilmektedir. Tasvir değişince tasavvur da değişmekte ve böylece yeni bir Mevlânâ figürü ortaya çıkmaktadır.