Kur'an Günlüğü -1. cüz- Gayba iman

Kur'ân'-ı Kerîm'i başından başlayarak okumak isteyen kişi, Fâtiha'dan hemen sonra Bakara Suresi ile karşılaşır. Bu surenin başında, Kur'an'ın rehberliğinden ancak müttakîlerin faydalanabileceği bildirilir. Onların ilk özelliği olarak da gayba/görünmeyene iman etmeleri zikredilir. Bu çok anlamlı bir başlangıçtır. Âdeta muhataba şu söylenir: "Bu kitabın rehberliğinden faydalanan müttakîlerden olmak istiyorsan ilk vazifen gayba iman etmektir."

Takva ile gayba iman arasında şöyle bir bağ kurulabilir: Takva, "korunmak" demektir. İman da güvenmek ve güvenli/emniyetli bir ortama girmek demektir. Manevî tehlikelerden korunmak isteyen kişi, öncelikle maddî âlemin ötesindeki manaya, görünenin ardındaki gayba inanmalıdır. O sebeple müttakî kişinin ilk vasfı, gayba iman etmektir. Bu da âlemin mâsivây-ı Allah, Allah'ın mâverây-ı âlem olduğuna inanmak demektir.

Âyette "Gâib olan (görünmeyen) Allah'a iman ederler." değil de "Gayba iman ederler." ifadesinin kullanılması da çok anlamlıdır. Zira Allah mutlak anlamda gâib değildir. Âlemde her ne varsa, O'nun esmâsının tezahüründen ibarettir. O, bir cihetten Zâhir'dir (Görünen); bir cihetten Bâtın'dır (Görünmeyen). Böyle bir Allah'a, meleklere, ahirete inanmak için ise öncelikle mutlak olarak gayba inanmak gerekir.

Filhakika dindarlık, gayba iman ile başlar. İnanmanın başı bu âlemde duyularla algılananların dışında bir gerçekliğin olduğuna iman etmektir. Zaten gözle görülmeyen bir şeye inanılır; görülen şey algılanır. Aslında tüm mesele şu sorunun cevabında düğümlenmektedir: "Algıladığım dünyanın dışında bir varlık alanı olabilir mi" Bu âleme ibret nazarıyla bakan kişi, burada muazzam bir nizamın, kusursuz bir sistemin işlediğini görecektir. Doğumundan ölümüne insanın biyolojik yapısındaki muhteşem işleyişi ve yüz milyarlarca yıldızdan oluşan evrenin yapısındaki sanatı ve âhengi düşünen bir akıl, bu muhteşem düzeni yaratan ve yaşatan mutlak kudret sahibi bir Varlık'ın olması gerektiği sonucuna ulaşır. Ancak Yaratıcıya ve yaratılışa dair çok az şeyi bilebildiğinin de farkına varır. Zira akıl, bu âlemin küçük bir cüzüdür. Cüz küllü (parça bütünü) kapsayamaz, dolayısıyla anlayamaz. İşte bu noktada insan şunu der: Aklım beni buraya kadar getirdi. Buradan gerisi kalbin sahasıdır. Zira kalbin ufku aklın ufkundan geniştir. Akıl, bildiği şeyler arasında bağ kurar; kalp ise hissettiği şeyler arasında. Hissin sahası, bilginin sahasından çok daha geniştir. İman, aklın makul delillerle bir noktaya kadar gelip sonrasını kalbin hislerine bıraktığı bir süreç ve eylemdir. Akıl, bağ kurar; kalp iman eder. Akıl der ki: "Deliller, bu görünen âlemin ötesinde bir varlık alanının ve bir Yaratıcı'nın olması gerektiğini söylüyor. Ama detaylarını bilemiyorum." Bu veriyi alan kalp "Öyleyse" der "Gayb âlemine ve Yaratıcı'ya inanıyorum."