Hata neredeydi (2)

Mahmut Ay
Bugün
5

Nietzche, tarihi objektif bir şekilde yazmaya çalışan vakanüvistler için "tarihin şehvetli hadımları" ifadesini kullanır. Vakanüvistler için objektif tarih yazımı imkânsız olsa da her tarih yazımı için bu imkânsızlıktan söz edemeyiz. Tarih yazımında imkânsız olan "makul objektiflik" değil "saf objektiflik"tir. Filhakika, yazarından bağımsız bir tarih yazımı düşünülemez. Tarih yazarı, ne kadar nesnel ve tarafsız kalmaya çalışsa da belirli oranda yazdığı konudaki şahsi fikirlerinin etkisi altında kalmaya mahkûmdur. Bu, bir kusur da değildir; insan olmanın doğal bir sonucudur. Gadamer'in dediği gibi bir metni "ön yargısız" anlamak mümkün değildir (Gadamer "ön yargı"yı salt olumsuz anlamıyla kullanmaz). Hata, tarihi tamamen kendi durduğu yerden yorumlayarak yazmaktır. Pek çok oryantalist tarih yazımı bu konuda ciddi sabıkalarla maluldür.

Şunu teslim etmek gerekir ki Lewis, "Hata Neredeydi" isimli kitabında her ne kadar meselelere -doğal olarak- bir Batılı gözüyle baksa ve sübjektiflikten âzâde olmasa da Müslümanların tarihini yazarken çoğu zaman bir Batılıdan beklenmeyecek derecede nesnel davranmaya çalışmıştır. O, tespitlerini genellikle objektif kaynaklara dayandırmaya çalışmış ve yeri geldiğinde Doğuluların hakkını teslim etmiştir.

Lewis, Lütfi Paşa ve Koçi Bey gibi Osmanlı devlet adamlarının "Hata neredeydi" sorusunu cevaplamak üzere yazdıkları raporların içeriğinde Batı'daki gelişmelere dair neredeyse hiçbir şeyin olmadığına dikkat çeker. Bu raporlara göre hata, eski devlet geleneklerinden ve dini-ahlâkî değerlerden uzaklaşmış olmaktır (s. 32-33). Lewis'in demek istediği şudur: Osmanlı "hata neredeydi" sorusunu sordu ama cevabı yanlış yerde aradı. Şayet "Batı neden güçlendi ve ilerledi" sorusunu erken sormuş olsaydı Batı ile mücadelesinde hatasını daha iyi görebilirdi. Ona göre Osmanlılar, "Batı ne yaptı da ilerledi" sorusunu ancak Karlofça Anlaşması'ndan sonra sormaya başlamıştı (s. 35).

Lewis, Osmanlı'nın diplomasi ilmini çok geç fark ettiğini söyler. Zira Osmanlı, savaşlarda genellikle galip gelince diplomasiye de pek ihtiyacı olmuyordu; savaşı kazanıyor ve istediği şartları dikte ediyordu. Ancak savaşları kaybetmeye başlayınca, Karlofça Anlaşması esnasında "Masada nasıl kazanabilirim" sorusunu mecburen sordu ve diplomasiye başvurmak zorunda kaldı (s. 28). Artık Osmanlı için Batı'yı Batı'da tanımanın ve Batılı devletlerle diplomatik ilişkiler geliştirmenin vakti gelmişti. Bu sebeple Osmanlı, Batılı ülkelerde 18. yüzyılın sonlarından itibaren çeşitli büyükelçilikler açmaya başladı. Ancak Batılı ülkelerde büyükelçiliklerin geç açılması, oralardaki siyasî, toplumsal ve kültürel gelişmelerden geç haberdar olmak anlamına geliyordu. Hâlbuki Batılı devletler, İstanbul'da çok önceden büyükelçilikler açmıştı (36-38).

16-18. asırlarda Batılılar, Doğu'yu bilimsel veya sömürgesel nedenlerle keşfetmek için şahsî ya da resmî pek çok teşebbüste bulundu. Batı, Doğu'yu merakla keşfederken Doğulular Batı'yı hiç merak etmiyordu. Batılı tüccarlar, Osmanlı topraklarında yoğun bir şekilde ticarî faaliyet yaparken Batı'da ticaret yapan Osmanlı taciri neredeyse hiç yoktu. Müslümanlar, Batılı ülkelerde yaşamaya da hiç meraklı değildi (s. 47-49). O dönemdeki Müslümanların Batı'da olup bitenlere merak duymadığı konusunda Lewis haklı olabilir ancak Batılı ülkelerde ticaret yapma veya yaşama konusundaki isteksizliğin nedeni acaba Müslümanların ilgisizliği midir yoksa o dönemdeki Batılıların Müslümanlara ülkelerinde yaşama ve ticaret yapma konusunda tahammül gösterebilecek bir kültürel tecrübeye sahip olmamaları mıdır

Batılı entellektüeller, 15. yüzyıldan itibaren Arapça, Farsça ve Osmanlıca öğrenmeye merak salmışlar ve pek çok Doğu dilindeki klasik eseri kendi dillerine çevirmişlerdi. Osmanlılar ise Batı dillerini öğrenmeye hiç hevesli olmamışlardı. Batı dillerinde yazılan eserlerden, dolayısıyla oradaki bilimsel ve düşünsel gelişmelerden haberleri olmamıştı. Saraydaki mütercimlerin çoğu Rum ve Yahudi asıllıydı (s. 54-58).