Medeniyetlerin yükseliş ve çöküş süreçleri birbirine benzer. Siyasî, askerî, ekonomik, kültürel ve sanatsal güç nerede toplanırsa, "medeniyet" denen şey orayı kendisine merkez edinir; bu hususlarda zayıflık gördüğü yerlerden de uzaklaşır. İslam medeniyeti Haçlı seferleri, Sicilya'nın kaybı, Moğol istilası, Endülüs'ün düşmesi gibi çok ciddi siyasî ve askerî badireler atlattı ancak bunların etkisi tüm İslam dünyasını ve medeniyetini etkileyecek boyutta değildi. Müslümanlar bir şekilde bu badireleri atlatıp yeni devletlerle medeniyet yolculuklarında ilerlemeye devam ettiler. Ancak Osmanlı'nın 1683'teki Viyana bozgunu sonrasında toparlanma bir türlü başarılamadı ve yaklaşık iki buçuk asır sonra Osmanlı Devleti yıkıldı. Tabii, yıkılan sadece bir devlet değildi; onun yıkılmasıyla İslam medeniyeti de tarihindeki en büyük darbeyi almış oldu. Peki ne oldu da İslam medeniyeti Batı karşısında tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir yenilgi tattı Hata neredeydi
İşte bu sorunun cevabını arayanlardan biri Yahudi asıllı İngiliz tarihçi Bernard Lewis'tir. Lewis, pek çok eserinde olduğu gibi "Hata Neredeydi" isimli kitabında da – bazı istisnalar olmakla birlikte- bir oryantalistten pek beklenmeyecek bir objektiflikle meseleye yaklaşmıştır. Ancak Lewis'in Doğu hakkındaki görüşlerinde eleştirilecek noktalar da yok değildir. Mesela Edward Said, onu Ortadoğu ile ilgili değerlendirmelerinde Batı'yı merkeze alarak düşünmekle eleştirir. (Bu konuda, E. Said ile B. Lewis'in youtube'ta mevcut bir tartışmasına bakılabilir).
Lewis'in verdiği bazı konferanslar ve sunduğu tebliğlerden oluşan bu kitap birbiriyle bağlantılı yedi bölümden müteşekkildir. Kitabın ilk bölümünü şöyle özetleyebiliriz: İslam medeniyeti, ortaya çıkışından Orta Çağ'ın sonuna kadar felsefe, bilim, teknoloji ve sanatta Batı'nın hocasıydı. Batı medeniyeti iyi bir talebeydi; İslam da iyi bir hocaydı. Batı, İslam'dan alacağını aldı ve kendini geliştirerek uygarlık konusunda İslam dünyasını geçti. Artık hoca ile talebenin yeri değişmişti. Dün iyi bir hoca olan İslam medeniyeti bu sefer kötü bir talebe olmuştu. Batı'daki gelişmenin farkına çok geç varmış, Batı'dan alması gerekenleri zamanında ve geniş bir kapsamda alamamıştı. İslam medeniyeti (O gün için "İslam medeniyeti"nden büyük oranda Osmanlı Devleti'ni anlamak gerekiyor ki Lewis'in kanaati de budur) Batı'dan alması gerekenleri almakta iki hata yapmıştı: 1. Ne olup bittiğinin geç farkına varmak/öngörü eksikliği, kurumsal hantallık ve cesaret yetersizliği nedeniyle alması gerekenleri gecikmeli bir şekilde ve çok yavaş aldı. 2. Aldığı şeyler geniş değil dar kapsamlıydı. İlk başta sadece askerî aletler ve kurumlar alındı. Zira Batı, kâfirdi. İtikadı bozuk olandan hayır gelmezdi. Batı'nın dinî ve kültürel kimliği dolayısıyla ondan bilim ve düşünce almaktan çekinip sadece onların geliştirdiği bilim ve düşüncenin kendi işine yarayan ürünlerini aldı. Lewis'in verdiği şu örnek gerçekten çok ilginç ve düşündürücüdür: "On sekizinci yüzyılın sonlarına kadar sadece bir tıp kitabı bir Ortadoğu diline çevrilmişti, o da sifilis üzerine Sultan IV. Mehmed'e 1655'te Türkçe sunulan bir on altıncı yüzyıl eseriydi" (s. 13). Bunun anlamı şudur: Osmanlı, 16-18. yüzyıllar arasında Batı'daki bilimsel çalışmalardan ve düşünsel yapıtlardan bîhaber kalmıştır. Halbuki Batı medeniyetini başarıya taşıyan, bu üç asırdaki bilimsel ve düşünsel faaliyetlerdir.
Lewis, Osmanlı'nın uzun yıllar süregiden bir mağlubiyet sürecinin akabinde "mağlubiyetin nedeni" hakkında aslında diğer devletlerin kolay soramadığı bir soruyu sorduğunu, gayet insaflı bir şekilde şöyle dile getiriyor: "Bir toplumda bir şeyler artık gizlenemeyecek veya görmezden gelinemeyecek kadar yanlış gitmeye başladığında sorulabilecek çeşitli sorular ortaya çıkar. Dün Avrupa bugün ise Ortadoğu için en yaygını şudur: "Bunu bize kim yaptı" Bu soruya verilen cevap genellikle dış veya iç günah keçilerine yani yurtdışındaki yabancılara veya yurtiçindeki azınlıklara suç atmaktır. Tarihlerindeki en büyük krizle yüz yüze gelen Osmanlılar farklı bir soru sordu: "Hata neredeydi" Türkiye'de bu iki soru üzerine tartışmalar Karlofça Antlaşması'nın imzalanmasının hemen sonrasında başladı ve Küçük Kaynarca'nın ardından daha da bir önem kazanarak devam etti" (s. 32).
Lewis, Osmanlı'nın üç asırdır sorduğu "Hata neredeydi" sorusuna kendi cevabını net bir şekilde vermez ama satır aralarından onun cevabını anlamak mümkündür. Ona göre Batı'nın başarısının temelinde "modernite" vardır (s. 76). Peki, modernite nedir Lewis, "modernite"ye dair ilginç bir tanım getirir ve şöyle der: "Tarih boyunca 'modernite', egemen ve genişleyen uygarlığın tuttuğu yollar, normlar ve standartlar anlamına gelmiştir ve her baskın uygarlık, kendi modernliğini en olgun çağında dayatmıştır" (174). Bundan anlaşılan şudur: Osmanlı, Batı uygarlığını yükselten modernitenin "değerlerini" almak yerine "ürünlerini" alarak yanılmıştır. Net olarak söylemese de Lewis'in yazdıklarından çıkan netice şudur: Osmanlı, savaş aletleri başta olmak üzere askerî kıyafetler, askerî kurumlar, askerî bando, bazı teknolojik araç-gereçler, çok geç de olsa meydan ve duvar saatleri, kağıt para, pul vs. gibi şeyleri Batı'dan ihraç etti. Ancak Batı'daki bilime, felsefî düşünceye, edebiyata, sanata ve eğitime verilen önem, devlet idaresinin liyakatli kimselere tevdi edilmesi, kadının eğitimi ve kadın-erkek eşitliği, din-devlet ilişkilerinin belirgin bir şekilde ayrılması (laiklik) gibi hususları almamakta ısrar etti. Hâlbuki Osmanlı'nın yapması gereken şey, Batı uygarlığını yükselten bunlar gibi temel saikleri bulup almaktı. Lewis'in bu görüşü tartışmaya açıktır. Zira Cemil Meriç'in de ifade ettiği üzere gelişmiş Batılı ülkeler ile gelişmemiş ülkeleri ayıran temel faktör endüstrileşmektir. Mesele uygarlaşıp uygarlaşmama değil endüstrileşip endüstrileşememedir. Batı'nın endüstrisini ve o endüstriyi kurmaya götüren bilimsel ve düşünsel merakı ve çabayı almak faydalı, hatta gereklidir. Zira bunlar evrensel değerlerdir. Lakin kadın algısı, din ve devlet algısı gibi hususlar Batı'nın kültürü olup ona özgüdür ve evrensel değildir. Dolayısıyla endüstrileşmek isteyen Doğulu devletler, Batı'nın kültürünü almak zorunda değildir. Nitekim Lewis de bazen Osmanlı'nın, Batı uygarlığını adapte etmeye çalışırken askere pantolon ve ceket giydirmek gibi Batılılaşma özentisi dışında pek de bir anlamı olmayan şeyleri aldığını (s. 157), hatta bugün Batı karşıtı olan İran'da bile Batılı asker kıyafetlerinin benimsendiğini söyler.

7