Geçtiğimiz haftalarda Bâyezid'in ve İbn Arabî'nin miraçlarını özetle aktarmıştık. Onların miracı hakkında kısa bir değerlendirme yapmak faydalı olacaktır. Bâyezid'in miracında şu hususlar dikkat çekmektedir:
1. Bâyezid, her bir semada peygamberlerle değil meleklerle karşılaşmıştır.2. Bâyezid'in miracında en dikkat çeken özellik, onun bu miracın imtihan olduğunu düşünmesidir. Kendisine sunulan manevî makam ve mertebelerin de aslında bir imtihan olduğunun farkındadır ve bu makamlara iltifat etmenin kendisini bunlarda takılı kalmaya mahkûm edeceğini bilir ve asıl maksudunun ve muradının Hak Teâlâ olduğunu her bir yükselişte vurgular. Bu yönüyle, onun miracı tasavvuftaki seyr ü sülûku andırmakta ve adeta sâliklere şöyle bir uyarıda bulunmaktadır: Ey sâlik! Bir manevî mertebeye yükseldiğini hissettiğinde sakın onun ruhânî güzelliğine aldanma. Bu da bir imtihandır. Asıl maksadın Hak Teâlâ'ya vâsıl olmaktır. O'na vâsıl olana dek durma, yolculuğa devam et."3. Bâyezid, her bir semada meleklerle karşılaştığında onlar Bâyezid'e hayran kalmakta ve onun üstünlüğünü itiraf etmektedirler. Bu da Bâyezid'in ve onun yolundan giden sûfîlerin, ruhunu güçlendiren ve manevî makamlarda yükselen insanın meleklerden üstün bir makamda olacağına inandığını gösterir.4. Bâyezid, yedinci semada peygamberlerle buluşmuş ve onlardan sonra da Hz. Muhammed'in (sav) huzuruna çıkmıştır. Hz. Peygamber, kendisini vazifelendirerek yeryüzünde davet ve irşada devam etmesini emretmiştir. Buradan şunu anlıyoruz ki, onun manevî mertebelerdeki miracının nihâî noktası Hz. Peygamber'in kendisini insanları İslam'a davet etmesiyle sonuçlanmıştır. Yani manevî yolculuğa başladığı yere geri dönmüştür; tarikat ve marifette zirveye çıktığı hâlde şeriattan uzaklaşmamıştır.İbn Arabî'nin miracında ise şu hususlar dikkat çekmektedir:
1. İbn Arabî, Hz. Peygamber'in (sav) miracında görüştüğü peygamberlerle, aynı sıralamayla görüşür.2. Onun miracında peygamberlerle diyaloglarının entelektüel seviyesi oldukça yüksektir. Bâyezîd, tamamen yaşadığı ve müşahede ettiği manevî tecrübeleri aktarırken İbn Arabî'nin miracı, varlıkla ilgili konular başta olmak üzere âdeta peygamberlerle entelektüel ve mistik diyaloglar şeklindedir. Bu yönüyle onun miracı "entelektüel bir miraç" görünümündedir. Bayezîd'in miracı ise aşk ve muhabbet basamaklarında yükselen bir miraçtır.3. İbn Arabî'nin miracında, kendisinin peygamberler tarafından "vâris-i Muhammedî" ve "mükemmel vâris" olarak tasdik edilmesi dikkat çekicidir. Onun miracı, sanki "hâtemu'l-evliyâ" olduğuna dair inancının peygamberler tarafından teyidi gibidir. 4. Özellikle Kitâb'ul-İsrâ'daki miraç anlatısının merkezinde, âlemin ruhânî imamının Hz. Muhammed (sav) olduğunu ispatlamak vardır. Her fırsatta Hz. Muhammed'in (sav) diğer peygamberlerden üstünlüğü vurgulanır.Görüldüğü gibi, ikisinin miracı, detaylarda farklılıklar arz etmektedir. Zaten İbn Arabî de her ârifin miracının, kendine mahsus özellikler taşıdığını söyler. Ancak ikisinin miraç anlatılarında pek çok ortak nokta da vardır. Mesela:
1. Her ikisi de rüyada gerçekleşmiştir.2. Yeni bir bilgi, yeni bir şeriat/kanun getirmemişlerdir. Bilakis miracın son aşamasında Hz. Peygamber ile görüşmüşler, O'nun tarafından İslam'ı yaşadıkları bu manevî tecrübenin feyziyle, yeni bir ruh ve şuurla insanlara tebliğ etmekle görevlendirilmişlerdir. Bir nevi "Hz. Peygamber'in elçisi" konumunda olmuşlardır.3. Her ikisi de yaşadıkları miraçtaki feyz ve nurun Hz. Peygamber'e (sav) tabi olmaktan kaynaklandığını ve yaşadıkları tecrübenin mertebesinin, onun miracının mertebesine asla yükselemeyeceğini vurgulamışlardır.4. Her iki miraç da "vahdet" ile nihayetlenir. Miracın nihâî hedefi, "vahdet" şuuruna nail olmaktır.Ârifler, Efendimiz'in (sav) miracının, ancak onun yaşayabileceği derecede yüksek bir tecrübe olduğu ancak velilerin ve salihlerin de manevî konumlarına göre miraç tecrübesi yaşayabileceği kanaatindedirler. Onlar, bunu sadece bir kanaat olarak belirtmekle yetinmemiş; kendi miraç tecrübelerini veya önde gelen âriflerin miraç tecrübelerini aktararak, bunun fiilî olarak yaşandığını göstermek istemişlerdir. Âriflerden, miraç tecrübesinden ilk bahseden kişi Bâyezîd-i Bistâmî olmuştur. Bu tecrübesini en detaylı anlatan ise İbn Arabî'dir. Ayrıca âriflerin anlattıkları bazı manevî tecrübeler, kendileri tarafından "miraç" diye adlandırmasa da bir miraç tecrübesi olarak okunabilir. Mesela İmam Rabbânî, Mektûbât'ının bir nevi özeti mahiyetindeki "Mebde ve Meâd" isimli eserinin girişinde naklettiği manevî tecrübeler, bir nevi miraç tecrübesidir. Öte yandan, ârifler, "seyr u sülûk" tabir ettikleri manevî yolculuğun kendisini de bu yolculuğun "dikey" olması hasebiyle miraç olarak isimlendirirler. 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın başlarında yaşamış olan Kastamonulu Muslihiddîn Vahyî'nin "Miracu'l-Beyân" isimli manzum eseri, seyr u sülûkun "miraç tecrübesi" şeklinde anlatımına güzel bir örnektir.
Bizzat yaşadıkları miraç tecrübelerini aktaran ârifler olduğu gibi, hayal dünyası geniş olan şair ve mütefekkirlerin de çeşitli miraç anlatıları vardır.
Mesela Muhammed İkbal'in, mesnevî formunda yazdığı Câvidnâme, kendi ifadesiyle miracın bir nevi felsefesidir. İkbal, bu eserinde kendisini, içinde Mevlânâ'nın, Efgânî'nin, Said Halim Paşa'nın vs. olduğu miraç yolculuğunda hayal eder; bu vesileyle dinî, ahlâkî ve felsefî görüşlerini açıklar. Esasen, "yükseliş" motifi ve tecrübesi, hemen her dinde görülen bir olgudur. Zira dindarlığın özü, manevî tecrübe ve yükseliş deneyimleridir.
Burada şu temel soruyu cevaplandırmakta fayda görüyoruz: Peygamber (sav) dışında herhangi birinin miraç tecrübesi yaşaması mümkün müdür Miracı, "kişinin, manevî mertebesine göre yaşadığı ruhânî bir tecrübe" olarak anlarsak, elbette mümkündür. O zaman bu soru şu soruya benzer: "Hz. Peygamber dışındaki insanlar, namazdan manevî bir feyiz alabilirler mi" Nasıl ki bu soruya verilecek cevap "Evet; Hz. Peygamber gibi olmasa da her insan kendi manevî mertebesine göre namazdan feyiz alabilir; namazda manevî hâller yaşayabilir." şeklinde olmalı ise diğer soruya da benzer bir cevap vermek gerekir.
Allah'a kulluk etmek, muhabbet etmek ve yakınlaşmak gibi manevî tecrübeler, sadece peygamberlere mahsus olamaz. Öyle olsa, onların diğer insanlara dini tebliğ etmelerinin bir anlamı olmazdı. Ancak sâir insanların manevî tecrübeleri, onların tecrübelerinden mertebe bakımından düşük olabilir. Yüce Yaratıcı'nın, manevî tecrübeleri sadece peygamberlere has kıldığını düşünmek, O'nun cömertliği ve rahmetinin kapsayıcılığıyla da bağdaşmaz.

17