Güzellik bakanın gözlerindeydi. Niyetin rengine göre nazar, nazarın rengine göre niyet değişmekteydi.
Niyetlerin safî olması nazarı güzelleştirdiği gibi, güzel görmek de niyeti safîleştiriyordu. "Güzel gören güzel düşünüyor, güzel düşünen hayatından lezzet alıyordu."
Tefekkür, insanın iç dünyasının derinliklerine yaptığı yolculuktu bir nevi. Varoluşun sırlarını keşif gayreti, kendini tanıma çabası ve bir anlam arayışıydı. Arayış he zaman "mutlu son"la bitmiyordu. Çoğunun "nazarında" sonuç hüsran ve saçmalıktı.
Bediüzzaman eserlerinde çoğu zaman Kur'ânî bakış açısı ile, felsefî bakış açısını temsillerle, küçük hikâyeciklerle kıyaslar. Kâinata bakış açısı, yetiştiridiği insan tipi, toplum huzuru ve insanınlığın saadeti için getirdiği esasları şerheder. Kur'ânî düsturların farkını gösterir, vahyi kabul etmeyen felsefeyi eleştirir.
Michael Foley'in "Saçmalıklar Çağı"nda vurguladığı üzere; 20. Yüzyıl'da "hayatın özünde saçma oluşu" keşfedilmişti!
Fikri ilk ortaya atan Kafka'ydı. Kafka eserlerinde modernizmin temalarını işlerken insanın varoluşu absürd ve trajik olarak değerlendirir.
Kafka'nın karakterleri anlamlı bir varoluş için çabalar ancak, bu çaba genellikle başarısızlıkla sonuçlanır veya tamamen anlamsızlaşır. Hayatının anlamını ve kendi yerlerini sorgularken, içsel bir yabancılaşma ve sürekli bir endişe duygusu yaşarlar.
Belirsizlik ilkesinin kâşifi Werner Heisenberg, çaresizlik içinde "doğanın kendisinin saçma olduğunu" ilan eder.
Camus insan hayatını, "ebediyete kadar bir kayayı tepe yukarı itmeye mahkûm" Sisifos'un kaderiyle kıyasladı. O'na göre saçma bir kaderdi bu.
Beckett'in "Godot'yu Beklerken"in serseri ikilisi, anlam arayışına çıkamayacak kadar tembel ve meraktan uzak modern insanlardı. Arayışa çıkmak yerine oturup anlamın kendilerine gelmesini bekliyorlardı.
"Kesinliğe, belirliliğe, sadeliğe ve masumiyete dönüş yok; tek yol ileri, kafa karışıklığına, belirsizliğe ve bilmeye gidiyor. Hayretle ağzı açık kalmak, inanamamanın acı dolu uluyuşuna dönüşüyor. Yeni görkem 'saçmalık' artık."
Bediüzzaman'a göre; nazar tefekkür ile kuvvetlenir, müşahede marifet-i İlâhiyeye inkılâp eder, ruhanî bir lezzet verir. Böyle bir aşamadaki nazar, her varlıktan marifetullah delilleri toplar, her hadiseyi Samedanî bir mektup, bir mesaj gibi okur ve hatta çirkin görünen hadiseler de bile hikmet ve melekûtiyet cihetini görür ve hayatından lezzet alır.
Kur'ânî gözlük takılmazsa, yani mana-i ismî, felsefî gözlükle bakılırsa o zaman niyet hak ve hakikati aramak arzusu olsa bile, dalalete düşer, zira bu bakışta nazar daralır, sathîleşir ve kısırlaşır. Her şeyi saçma olarak görür.
Bakış açısının farkını gösteren hikâyeciklerinden biri şöyle: "Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbîn, tali'siz bir tarafa; diğeri Hudâbîn, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler. Hodbîn adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer.

134