Hak ve adâlet timsâli Hz. Ömer'e (ra) hem çok benzediği, hem de bir cihette onun neslinden olduğu için "İkinci Ömer", yahut "Ömer-i Sâni" denilen Emevî Sultanı Ömer bin Abdülazîz'den (Milâdî 680-720) söz ediyoruz.
Halife-Sultan Ömer bin Abdülazîz, Milâdî 680 senesinde Medine'de doğdu. Babası, bilâhare Mısır valisi de olan Abdülazîz bin Mervân'dır. Annesi ise, Hz. Ömer'in torunu Ümmü Âsım'dır.
Doksan seneye yakın süren Emevî Saltanatı boyunca, onun kadar âdil, samimi, dürüst, cesur, cömert ve takvâ sahibi başka bir devlet adamı gösterilemiyor.
«
Üstad Bediüzzaman, eserlerinde Ömer bin Abdülazîz'den sitayişle bahsediyor. Onu dünyaya aldanmayan, yüksek zühd ve takvâ sahibi bir devlet reisi olarak anlatıyor.
Mektubat, 19. Mektub, Beşinci Nükteli İşarette Ömer bin Abdülazîz'in isminin geçtiği son derece dikkat çekici bir suâl-cevap faslı var.
Suâlde deniliyor ki, Hilâfet-i İslâmiye, neden Âl-i Beyt silsilesinde devam etmedi Halbuki, en ziyade lâyık olanlar onlardı.
Bu mühim suâlin hikmetli cevabı şöyle veriliyor: "Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'âniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı, veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın."
Bu ifadeden anlıyoruz ki, ismi zikredilen zâtlar hariç, 1400 yıllık İslâm tarihi boyunca aldanmayan bir devlet reisi hemen hemen yok gibidir. Hatta, veli derecesinde bile olsa, aldanmaktan yine de kurtulamıyorlar.
«
Şimdi de "Ömer-i Sâni"nin diğer bazı meziyet ve husûsiyetlerini kısa anekdotlar halinde sıralamaya çalışalım.
O çok başarılı bir vali idi. 706 senesinde Medine'ye vali olarak tayininden sonra, bu vazifeyi gayet âdilane ve yüksek bir kabiliyetle ifâ ettiği görüldü. Orada, ayrıca bir müşavirler şûrâsını teşkil etti. Yapılacak mühim hizmetleri mümkün olduğunca bu şûrâda müzakere ettirip karara bağlanmasını sağladı. Bu sûretle, daha evvel buradan merkez-i hükûmet olan Şam'a giden şikâyetlerin çoğu kesilmeye başladı.
O, gayet mütevazı bir idareci idi. İsraflı, şatafatlı ve gösterişli bir hayattan hoşlanmazdı. Bu sebeple mütevazı bir evde yaşamayı tercih etti. Kıyafeti de öyleydi. Yani, süslü-ziynetli-sırmalı kıyafetleri değil, basit ve sade keten ve pamuklu bezden giyinmeyi tercih ederdi. Hususî işlerinde, devletin mumunu-yakıtını kullanmazdı. Kamuya ait malların kullanılmasında nihayet derecede dikkat ve hassasiyet gösterirdi.

4