Hak da, kuvvet de örselenmemeli

Hak daima üstündür. Eyvallah. Hak haktır; küçüğüne-büyüğüne bakılmaz. Elbette. Hele Cenab-ı Hakk'ın yolunda ise, en küçüğü dahi en büyük kadar kıymetlidir, muteberdir. Âmenna.

Bu noktalarda hiçbir pürüz, problem, sıkıntı yok. Bunlarda umumî bir ittifak var.

Problem, zaman zaman şu noktada düğümleniyor: "Kuvvetin hakkı" nedir Buna nasıl bakmalı ve ne şekilde değerlendirmeli Zira, hiç şüphesiz kuvvetin de bir hakkı vardır. İşte bunu nereye koymalı ve "hak-kuvvet" dengesinde bunun kıymetini nasıl ve neye göre takdir etmeli

*

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un fethini tamamlayıp beyaz atının üstünde Topkapı'dan şehre girdiğinde büyük bir tezâhüratla karşılanır.

Karşısına âniden bir derviş çıkar ve şunu söyler:

"Padişahım, sen biz dervişlerin duasıyla muvaffak oldun, muzaffer oldun."

Genç Fatih, kılıcını kınından çıkararak dervişe şu sözlerle mukabele eder:

"Doğru söylersin derviş. Lâkin, şu kılıcın hakkını da inkâr etme."

*

Demek ki neymiş, kılıcın, yani kuvvetin de bir hakkı vardır.

Bu prensibi günümüzde, bilhassa dahilde şu şekilde tatbik etmek mümkün:

Evvelâ: Hak daima üstündür, yücedir ve ondan üstünü yoktur. Dolayısıyla, kuvvet de "hakta ve ihlâsta" olmalı.

Sâniyen: Birlikten kuvvet doğar. Birlikte kuvvet olduğu gibi, birlik-beraberlik içinde olmak aynı zamanda bir "hak"tır.

Yani, senin ittifak ve ittihadın sağlam olduğu takdirde, hakka daha iyi hizmet eder ve hakkı üstün tutma imkânına sahip olursun. İhtilâfa düştükten ve tesanüt bozulduktan sonra, normal haklarına bile sahip çıkamaz, onu üstün tutamaz ve "El-hakku ya'lu velâ yu'la aleyh" hakikatini idame ettiremezsin.