Yazar, uyku ritüelinin trajikomik yolculuğunu anlatarak, bilinçli kontrolün vehmi ile bedenin gerçek ihtiyaçları arasındaki çatışmayı gösteriyor. İnsanın uyku için geçtiği pozisyon değişiklikleri, yastık krizleri ve telefon tuzağının arkasında aslında zamanın ve kontrolün kaybedilişi yatıyor. Peki, uyku sorunumuzun kaynağı beynimizin gece mesaisi mi, yoksa gündüzün getirdiği endişelerin gecede yankılanması mı?
Bu insan tipi, özgüveniyle tanınır. Yatağa girerken son sözleri nettir:
"Ben var ya kafamı koyduğum an giderim." Ama o "gitmek" bir türlü gerçekleşmez.
İlk 3-5 dakika umut doludur. Gözler kapanır, derin nefes alınır, uykuya geçiş için her şey hazırdır. Hatta insan kendi kendine "Şu an uykuya dalıyorum" diye yorum bile yapar. Ama tam o sırada beyin, gece mesaisine başlar:
"İlkokulda öğretmene yanlış cevap verdiğin o günü hatırlıyor musun" Hatırlamaz mı... Hem de yeniden yaşıyormuş gibi.
Derken yastıkla olan ilişki değişir. Başta destekçidir, sonra düşman olur.
"Bu çok yüksek." Çevir.
"Bu sefer de çok sert." Katla.
"Yok bu da olmadı." Bir süre sonra yastık değil, sanki karakter testi yapıyorsun.
Battaniye ise ayrı bir kriz yönetimi gerektirir.
Üstüne alınca sıcak basar.
Atarsın, bu sefer hayat sorgulanacak kadar üşürsün.
Tam dengeyi buldum dersin, ayağın dışarı çıkar.
Ayağın dışarıdayken gelen o hafif serinlik hoşuna gider ama bir yandan da "ya biri tutarsa" diye gereksiz bir korku gelir. Ayağı içeri alırsın, bu sefer içerisi tropik iklim.
Pozisyon konusu zaten başlı başına bir deneydir.
Sağa dön, sola dön, sırt üstü yat, yüzüstü dene... Bir noktadan sonra insan kendini mangalda çevrilen tavuk gibi hisseder.
Ama hiçbir pozisyon "İşte bu" dedirtmez.
Dakikalar geçer... Sonra klasik düşünceler zinciri başlar:
"Acaba yarın erken kalkabilecek miyim" "Uyumazsam ne olur" "Şu an uyumam lazım." Beyin: "Asla." Ve o kritik hata yapılır:
"Bir saate bakayım." Telefon alınır. Saat 01:43.
"Daha erkenmiş" diye garip bir rahatlama gelir.
Sonra bir video açılır.
Sonra bir tane daha.
Sonra algoritma devreye girer: "Sana 47 video daha hazırladım." Bir anda saat 02:58 olur.
Artık uyumak bir ihtiyaç değil, bir hayal haline gelir.
Sonra o trajikomik pazarlık başlar:
"Şimdi uyusam 4 saat uyurum... aslında fena değil." 5 dakika sonra: "3 saat de insanı idare eder." Bir süre sonra: "Zaten uyumasam da olur." Ve en acı an... Gözler nihayet kapanır, beden pes eder, beyin susar... Tam o sırada alarm çalar.

4