Her şeyden uzak tutarak aklımı ve zihnimi ve hayatın bütün gailelerinden, karmaşasından ve kavgalardan uzak durarak bir İstanbul yazısı yazmak istiyorum bugün.
İstanbul'un o eski büyülü, mutlu ve mesut günlerine geri dönmek mümkün değil ama bi hatırlamak istiyorum o günleri...
Elli yıla yakındır İstanbuldayız. O mutlu ve mesut yıllar bir göz açıp kapatıncaya kadar geçip gitti. Her nedense ömrü kısa oluyor mutlu ve güzel günlerin.
Her halini biliyorum o yılların. Yazını kışını, ilkbaharını, sonbaharlarını bilirim İstanbul'un. Her anın, her günün, her ayın ve her yılın ve her mevsimin ayrı bir tadı, apayrı bir lezzeti, enfes bir güzelliği vardı İstanbul'un...
Her renk, her an kendi özgün hali ile güzeldir. Eski İstanbul böyleydi. Güzeldi, çok güzeldi. Tadına tuzuna doyum olmadı valla.
Her renk birbiriyle uyumluydu o yıllarda. Eksizsiz, tastamam, yerli yerindeydi her şey. Paha biçilmez tarihi tablolar gibiydi İstanbul'da yaşam. Her rengin, her insanın bakınca yüzünden okunurdu mutluluğu. İstanbul'un...
Onca örselenmişliğine, yüzündeki kalın ve derin çizgilere rağmen hala bir şiir gibi, sürükleyici bir roman ve paha biçilmez bir sanat eseridir İstanbul...
Keşfedildikçe hayranlığınız artıyor, büyüleniyorsunuz. Tattıkça tadıp bağımlı hale geliyorsunuz. Lezzetine doyum olmuyor İstanbul'un...
Gündüzleri ayrı güzel, gecelerin ayrı bir büyüsü var İstanbul'un. Tadını alan ve aşkına tutulan anlayabiliyor ancak bunu. Şöyle bir benzetme abartılı olur mu bilmiyorum:
Hikayesinin sonuna gelmiş, dünyada son günlerini yaşayan biri için yaşam kaynağıdır İstanbul. Yaşama arzusu artıyor insanın.
Her bakışı İstanbul'un, şiir yazdırır insana. Çocuk gülüşü diye bir renk var ya, İstanbul gülüşü de böyle bir şey...

1