Rabbani olmak
LATİF ERDOĞAN
"Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara "Allah'ı bırakıp bana kul olun" demesi düşünülemez. Aksine "okuyup öğrenmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince rabbaniler/ Rabbin halis kulları olun" der. Ve onun size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi emretmesi de (düşünülemez). Müslüman olmanızdan sonra size inkarcılığı emreder mi hiç!" (Al-i İmran, 79-80)
Rabbani kelimesi, Rabbini bilen ve daima O'na kulluk etme çabası gösteren; ilim erbabı, yani insanları bilgilendiren ve onları iyiliğe teşvik eden; mürebbi, yani insanları eğiten ve topluma yön veren kişi gibi manalara gelir. Bu manalar göz önünde bulundurulduğunda ayette geçen "Rabbaniler olun" cümlesini şu şekilde yorumlamak mümkündür:
Peygamberlerin insanlara ilk ve en önemli çağrısı, Allah'a samimi kul olmak, Allah'a içtenlikle kulluk etmektir.
İlim emanetini üstlenen veya toplumlara yön verme mevkiinde olan kişiler bu sorumluluklarının şuurunda olmalı ve asla aydınlatma, rehberlik etme vazifelerini ihmal etmemelidir.
Ayette ilimle amel arasındaki bağa, bilgi ve aksiyon arasındaki dengeye de dikkat çekilmekte, ilmin ancak hayata yansıtılmakla ve eylem haline getirilmekle salt bilgi olmaktan çıkıp gerçek değerini bulabileceği; kişinin, yaptığı araştırmalar sonunda ulaştığı ve başkalarına talim ettiği neticelerle çelişen söz ve davranışlardan kaçınması yani tebliğ ettiğini aynı zamanda temsil de etmesi gerektiği hatırlatılmaktadır. Nitekim aksi durum bir başka ayette, "Niçin yapmadıklarınızı söylüyorsunuz" (Saff, 2) diye eleştirilmektedir.
"Nice peygamberler vardır ki, onunla birlikte rabbaniler savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. Onların sözü şunu demekten ibaretti: "Rabbimiz, günahlarımızdan ve işimizdeki israfımızdan dolayı bizi bağışla, sebatımızı artır, kafir topluluğa karşı bize yardım et. Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini ve ahiret nimetinin de güzelini verdi. Allah muhsinleri sever." (Al-i İmran, 146- 148)
Rabbaniler, savaşta dahi kendilerini sorgulama gibi bir öz eleştirinin sahibidirler. Onun için de işledikleri günah veya yaptıkları aşırılıklar sebebiyle başlarına gelebileceğini düşündükleri bela ve musibetten dolayı önce günahlarından ve aşırılıklarından mağfiret talebinde bulunurlar.
Şeriatı fıtriye kanunları gereğince, hiç kimse hakkında ayırım yapmadan verilebilecek haddi aşma cezasından böylesi bir özür dileme ile korunmuş olurlar. Her günah insanı bir cezaya doğru sürükler. Bu cezadan kurtulmanın çaresi de yine tövbe ve istiğfardır.
Rabbaniler, yaptıkları her işte, ayaklarının kaymamasını, sabitkadem kılınmalarını duaya konu edinirler. Ayağın kayması, bazen adaletten, istikametten kopup zulme yönelme olabileceği gibi, bazen de korku verici hallerde korkup mevzii terk etme şeklinde olabilir. Hangi sebeple olursa olsun ayakların kayması felaketle sonuçlanır. Onun için sabitkadem olmak, bir işe atılmak veya harbe iştirak edebilmek cesaret ve atılganlığı kadar önemlidir.
Nitekim, Calut'a karşı savaşa katılan Talut'un yanındaki rabbaniler de aynı duayı ederler, aynı talepte bulunurlar:
"Talut askerleriyle birlikte ayrılıp sefere çıkınca, "Allah muhakkak sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan içerse benden değildir – eliyle bir avuç alan müstesna- ondan tatmayan da bendendir

25