Kadim bilgelik anlatılarının satır aralarında, insanın kendi sınırlarıyla girdiği o amansız savaşı özetleyen sarsıcı bir mesel vardır. Kendi gölgesinden ürken ve ayak izlerinden nefret eden bir adam, onlardan kurtulmak için bir gün ansızın kaçmaya karar verir. Adımlarını hızlandırdıkça ayak izleri çoğalır; koşmaya başladıkça gölgesi ona daha da sıkı tutunur. Hızlanmanın kendisini kurtaracağını zannederek nefesi kesilene dek koşar ve sonunda yığılıp kalır. Oysa durup ağırbaşlı bir ağacın gölgesine sığınmayı, yani sükûneti ve toprağı kabullenmeyi deneseydi; gölgesi de ayak izleri de zaten kendiliğinden kaybolacaktı.
Bu kaçışın adı Zemin çözülmesidir.
İnsanın kendi doğasındaki ağırlığı, yeryüzünün o onurlu yerçekimini reddederek her şeye aynı anda ve zahmetsizce muktedir olma sanrısı. Asıl zehri şiddetinde değil sessizliğinde gizlidir. İnsan yerinden koptuğunu hissetmez; ayaklarının altının kaymaya başladığını değil, adımlarının hızlandığını, ufkun genişlediğini, erişilmez olduğunu zanneder. Ta ki o baş döndürücü ivmenin içinde, bir sabah vakti, ağırlığını bütünüyle yitirdiğini ve havada asılı kaldığını anlayana dek.
Sabahın beşi. İstanbul'un o ara saatinde, ne gece ne gündüz, şehrin henüz kararını vermediği o kırılgan aralıkta, bir semt kahvesinin köşesinde adam saatlerdir aynı yerde oturuyor. Masasında soğumuş çay, parmakları ekranda. Kazandığında öne eğiliyor, kaybettiğinde geriye yaslanıyor; bedeninin o sarkık duruşu dışında hiçbir şey değişmiyor. Dışarıda çöpçü arabasının uzaklaşan sesi, kaldırımı ıslatmaya başlayan ilk ışık, yakın bir fırının yaydığı ağır un kokusu. İçeride bunların hiçbiri yok. İçeride yalnızca titreşen ekran ve zamanın içinde eriyip giden bir adam var.
Gölgesinden kaçan adam, hiçbir zaman başını kaldırmaz.
Bu sahne, memleketin dört bir yanında yeniden ve yeniden kuruluyor. Yirmi birden fazla ili saran, milyarlarca liralık kayıt dışı fonların aktığı o devasa karanlık ağların ardında salt bir asayiş meselesi aramak, haritayı eksik yorumlamaktır. Karşımızda derin bir yalnızlık ekonomisi duruyor: Emeğin ve sabrın o ağırbaşlı döngüsünden kopan kitleler, zahmetsiz kazanç vaadinin büyüsüne kapılıyor. Emek barındırmayan her büyük illüzyon gibi bu da eninde sonunda aynı duvara çarpıyor: devlet aklının o sarsılmaz ve şaşmaz kayıtlarına.
Zemin çözülmesinin faturası yalnızca sokaklarda kesilmiyor; biyolojik sınırlarımızda da yankılanıyor. On iki yıl önce biyologlar, beynin gece boyunca hücresel tortulardan temizlenen gizli bir sisteme sahip olduğunu keşfetti. Bu sistemin harekete geçebilmesi için tek ve mutlak bir şart var: derin hareketsizlik, kesintisiz sükûnet. Beyin tam da durduğu an, koşmayı ve hesaplamayı bıraktığı o kırılgan eşikte, kendi fikri teyemmümünü gerçekleştiriyor; birikmiş tortularını süzüp atıyor, sinirsel bağlarını onarıyor, kendine dönüyor. Meseldeki ağacın gölgesi, biyolojimizin ta içine işlenmiş. Bu biyolojik gerçeği bir metafor olarak değil, birebir bir karşılık olarak okumak gerekiyor. Beyin nasıl yalnızca durduğunda kendini onarabiliyorsa, insan da yalnızca kök saldığında gerçekten ileri gidebiliyor. Oysa ekranların saniyelik heyecanları ve bitmek bilmeyen ivmelenme içinde "durmayı" unuttuk. Kendini felaketten kurtaracak tek eylem olan sükûneti, felaketin kendisi sanıyoruz.

25