Yüzde dört buçukluk gerçek

Kuzeyden inen rüzgâr, İstanbul Boğazı'nın tuzlu nemine sadece soğuğu değil, etrafımızda kaynayan sınırların o ağır yanık kokusunu da taşıyor. Dalgalar kıyıya vururken suların altında yatan o eski coğrafya, dün sabah yeniden sınandı.

140 bin ton ham petrol. 27 mürettebat. İstanbul'a sadece 26 kilometre mesafede, geceyi bölen ağır bir patlama oldu. Altura adlı geminin makine dairesi ve güvertesi hedef alınmıştı. Gemi yanmadı, batmadı ama o an herkesin aklına aynı soru düştü: Biz bu ateşten gerçekten ne kadar uzağız

Güneydeki ufuk çizgisi ise çoktan kızıla boyandı. Bir anda haritaları silip atmayı vadeden, hemen ertesi gün aynı haritanın üzerinde ortaklık türküleri çağıran o ağır iradesizliğin gölgesinde ısınıyor dünya. Diplomasi masaları, kimsenin inanmadığı zarlarla kurulan bir oyun tahtasına dönüştü. Bir yanda tozlu raflardan indirilen amfibi harekât senaryoları var. Diğer yanda ise askeri tarihin o ağırbaşlı dersi duruyor: Sınırların ötesine taşan her askeri yığınak, eninde sonunda coğrafyanın o sarsılmaz iradesine çarparak dağılmaya mahkumdur. Bunu Irak'ta gördük, Afganistan'da gördük. Şimdi İran'da görüyoruz.

Sadece fiziki sınır hatları değil, on yıllardır "dokunulmaz" sanılan tesisler bile artık yeni savaşın menzilinde. Erken uyarı radarları hedef alınınca, 30 dakika olan savunma süreleri bir anda saniyelere düşüyor. Vurulamaz denilen üsler, radarda iz bırakmayan yeni füzelerin gölgesinde kalıyor. Savaşın başından bu yana resmî açıklamalarda "tamamen yok edildi" denilen askeri kapasitelerin ertesi gün daha ağır bir cevap üretmesi, açıklamalarla sahadaki gerçeklik arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor. Bu durum, savaşı izleyen herkesin güvenini sarsıyor. Lübnan bu hesabı çoktan yaşıyor. 2 Mart'tan bu yana 1 milyon 165 bin kişi yerinden edildi. Savaş bitmedi; sınırlarını aşıp dünyanın her köşesini etkilemeye devam ediyor.

Bu sarsıntının gerçek şiddeti ise cephelerde değil, rakamlarda yankı buluyor. Geçen hafta, Beyaz Saray'dan gelen bir açıklamadan tam 15 dakika önce, New York'ta işlem gören ham petrol vadeli işlemlerinde 1,5 milyar dolarlık anormal bir işlem hacmi kaydedildi. Aynı gün, Amerikan 10 yıllık tahvil faizleri sabahın dördünde yüzde 4,48'i aştı. 2008 finansal krizi sırasında bile bu seviyeye bu kadar sert çıkılmamıştı. O rakam bağırarak değil, sessizce söyledi gerçeği: Bu savaşın asıl bedeli, cephe haberlerinden çok finans tablolarında görünüyor. Kasım ayında Amerika'da ara seçimler var. Torbalarda dönen tabutlar oy sandığına iyi yansımaz. Bu yüzden savaşı başkalarının omzuna yüklemek için her yol deneniyor. Söylense de söylenmese de herkes anlıyor.

Türkiye bu tabloda seyirci değil. Karadeniz'deki tanker onun ekonomik bölgesinde vuruldu. Hürmüz'den Körfez'e, Körfez'den Boğaz'a uzanan bu yangının halkası artık kıyımıza dayanmış durumda. Üstelik Hürmüz Boğazı, bugün sadece ablukaya alınmış bir su yolu değil. Geçişlerin belirli para birimleriyle dayatıldığı, petrodoların tahtını sarsıp yerine alternatif kurların masaya sürüldüğü küresel bir gişeye dönüşmüş durumda. Bu kural tanımazlık, artık yalnızca bir su yolunu değil, bu coğrafyada yaşayan herkesin inancını, tarihini ve hafızasını hedef alan bir tehdit haline gelmiştir. Körfez ülkeleri destek bekliyor. İttifaklar hesap soruyor. Türkiye ise şimdilik o ağırbaşlı tutumu koruyor: Siyasi yelpazenin ender birleştiği o dar kıyıda herkes aynı cümleyi kuruyor: "Savaşın dışında kal."

Bu tercih, sıradan bir çekimserlik değil. Tarih burada öğretmendir; aceleci öğrencileri ise acımadan sınıfta bırakır. Tarafsızlık bedavaya gelmiyor. Dışarıdaki baskı her geçen gün biraz daha artacak. Bu nedenle asıl mesele, savaşın dışında kalma politikasını sürdürmekten çok, iç cephenin dayanıklılığını artırmaktır. Aynı kaderi, aynı coğrafyayı paylaştığını bilen bir devlet, bu gerçeği yalnızca söylemde taşımaz; politikaya dönüştürmek zorundadır. Halkın ekonomik dayanıklılığı zayıflarsa, adalet duygusu örselenirse, o ince denge bir sabah ansızın bozulur.

Amor fati.

Kaderini sevmek. Bu, bir boyun eğiş değil, bir sahipleniştir. Bu coğrafyanın ağırlığını bir yara gibi değil, sarsılmaz bir vakar olarak omuzlamaktır. Ufuktaki alevlere bakıp şikayet etmek yerine, köklerin indiği o derinlikten dünyayı okuyabilmektir. İşte tam da bu felsefi sükûnet, fırtınanın ortasında kurulan müzakere masalarında kimin ne kadar söz sahibi olacağını belirler.