Okyanusun en derin noktasındaki bir kırılma, yüzeye çıkana dek fırtına koptuğunu hissettirmez. Ancak o devasa kütle karaya vurduğunda, dünyanın en sağlam zannedilen limanları bile aynı acı frekansta titrer; ve o titreşim, kulağa çarpmadan önce kemiklerin içinden geçen kurşuni bir sızı gibi hissedilir. Bugün, küresel ekonominin o aşılmaz sanılan tedarik zincirleri ve yaldızlı refah masalları sağır edici bir gürültüyle çatırdıyor. Küresel enflasyon denen o sınır tanımaz gölge, okyanus ötesindeki dev metropollerin ihtişamını yutarken; dünyanın dört bir yanında nabızlar, endişenin o kırmızı ve yeşil ritmiyle atıyor.
Bizler, dünyanın bir daha asla kırılmayacağı varsayılan devasa bir porselen vazo olduğuna inandırılmıştık. Sonra vazo elden kaydı. Yere saçılan o keskin parçalara bakıp mutlak bir çaresizliğe teslim olmak zorunda değiliz. Edo döneminin usta ellerinden bugüne uzanan Kintsugi sanatı bize köklü bir ihtimal sunuyor: Kırılanı gizlemek yerine, o derin çatlakları iradenin madeniyle yeniden birleştirmek ve bütüne çok daha yüksek bir kimlik katmak.
Bu devasa sarsıntının ortasında, bireyin kendi içine, o dar ve havasız sığınaklara çekilmesi tesadüf değildir. Dışarıdaki fırtına kontrol edilemez bir boyuta ulaştığında, bazı zihinler çaresizce kendi mikro dünyalarında bir uyuşma arar. Bağımlılık; taşıması imkânsız hale gelen o büyük dünya ağrısına karşı bulunmuş kusurlu bir anestezidir. İnsan, belirsizliğin o ağır yükü altında ezilmektense, kendi seçtiği bir esarete sığınarak geçici bir kontrol illüzyonu satın alır. Hasta, acıyı dindirmek için bizzat kendi zehrine aşık olur; ve o zehrin tadı, tuhaf bir biçimde, ilk solukta amber gibi tatlı, son nefeste ise kül gibi ağır gelir.
Ancak bağımlılık yalnızca damarlara zerk edilen kimyevi bir zehirden ibaret değildir. Siyasi bir yankı odasında kendi muhakemesini yitirmek de zihinsel bir esarettir. Bir ülkenin kaderi laboratuvar masasına yatırılacak bir denek değildir; milletin geleceği üzerinde siyasi senaryolarla A/B testleri yapılamaz, bu mukaddes emanetle kumar oynanamaz.
Yenikapı'nın derinliklerinde, tam da Marmaray gişelerinin girişinde, o bitmek bilmez telaşın ortasında kurulan 9. Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması sergisi, renklerin ve mürekkebin yargıçlık yaptığı sarsılmaz bir kürsü gibi dikiliyor. Grafik tasarım odaklı akademik çalışmalarımda defalarca şahit olduğum o kural burada da işliyor: Bir çizgi, bazen binlerce sayfalık bir rapordan daha sert çarpar yüzünüze; soyut bir ağrı, mürekkebin içinde tecessüm ederek sizinle göz göze gelir. Bir an duraksıyorsunuz: Kâğıttaki figür mü size bakıyor, yoksa siz mi ona İnsanın kendi zaaflarını müşahede ettiği bu sessiz divan, 10. yıla özel düzenlenen "All Star" etabıyla sonuçlandı. Tam 1650 geçerli oyla halk kendi hükmünü verdi.
Halk oylamasının zirvesindeki All Star Birincilik Ödülü sahibi Aşkın Ayrancıoğlu'nun çizgisinde, devasa bir tütün silindiri ölümcül bir tünele dönüşüyor. All Star Mazhar Osman Ödülü'ne layık görülen Ahmet Öztürklevent'in fırçasından süzülen o ihtişamlı gemi, okyanusun ortasında ağır ağır sulara gömülüyor. Geminin bacalarından tüten devasa birer zehir çubuğu; batan sadece çelik yığınları değil, dünyanın yükünden kaçarken kendi iradesini boğan bir neslin umudu oluyor.
All Star Başarı Ödülü'nü kazanan Musa Keklik'in eserinde kasten bırakılmış o sarsıcı negatif alan var. Tütünü tutması beklenen iki parmağın arasına küçük bir gökyüzü ve süzülen kuşlar sıkıştırılmış. Kaybedilen sadece sağlık değil, o parmakların ucundan kayıp giden aydınlık bir geleceğin ta kendisidir. Gençlerin çizgilerinin bu kadar keskin olmasının sebebi, belki de henüz hayal kırıklığının mürekkebi parmaklarını kirletmemiş olmasıdır. Yetişkinlerin kurduğu bu ağır tablonun en sarsıcı vuruşunu ise yine o genç zihin yapıyor. All Star 16 Yaş Altı Kategori Ödülü'nü kazanan Defne Yıldız, zardan yontulmuş bir atla camdan bir kuyuya dalarak henüz yaşanmamış yarınların ihtimallerini sorguluyor.

17