Üç yüz nüshalık sükût

Sert, tavizsiz bir çizginin taşa veya ahşaba kazındığı o ilk anı düşünün. Yuvarlak hatların o uysal rehavetini kökten reddeden, dik açıların o keskin kokusunu odaya yayan bir nizam.

Kûfî, kâğıt üzerinde uslu duran, salt estetik bir leke değildir; aksine, tavanı omuzlayan bir sütun, odanın köşesine sinmiş koyu bir gölgedir. Siz sadece bir metin okuduğunuzu zannedersiniz. Oysa o köşeli harfler, sessizce nefes alır; dokunduğunuzda nabızlarını parmak uçlarınızda hissedersiniz.

Mesele sadece estetik bir form yakalamak değil. O köşeli nizam, sanatın sınırlarını aşıp İlahi Kelam'ın bizzat ete kemiğe bürünmüş hali olarak karşımıza dikiliyor.

Tarih felsefesi denilen o dipsiz kuyu, ekseriyetle herkesin anlayabileceği o sığ ve aydınlık kelimelerle örtbas edilir. Size burada oturup uzun uzadıya Prof. Dr. Şahin Uçar'ın kim olduğunu, akademik apoletlerini anlatacak değilim. Henüz Prof. Dr. İlber Ortaylı gibi devasa bir hafızayı toprağa vermişken, nefes alan dehalarımızı idrak edemeyip onları tanımıyorsak, bu koyu noksanlık bütünüyle bizim ayıbımızdır.

Prof. Dr. Şahin Uçar, işte tam da bu ayıbın ortasında, Kufi Script and Philosophy of History eserinde ışığı doğrudan hakikatin üzerine tutmuyor; etrafı kasten karartarak, o ağırbaşlı kûfî silüetini zihninize çiviliyor.

Bu sıradan bir okuma serüveni değil. Bu, kazması küreği eksik, nefes kesen bir zihin işçiliği.

Yazar, alelade bir tarih anlatıcılığına soyunmuyor. Hattın mürekkebi, ilahiyatın gölgesi ve felsefenin keskin bıçağı arasında soluksuz bir diyalog kurarak, tarihin o görünmez metafizik temellerinin izini sürüyor. İslam teolojisinin o derin sükûnetiyle Batı felsefesinin huzursuz sorularını ve modern fiziğin sarsıcı denklemlerini aynı potada eritiyor. Dil, bilinç ve tarih; bu geçici ve yanılsamalarla dolu gerçekliğin içinde, asıl manaya uzanan gizli geçitler olarak yeniden tanımlanıyor.

Eserin omurgası, bütünüyle İngilizcenin o geniş sularında inşa edilmiş. Yalnızca elli sayfalık bir ana dil adası nefes aldırıyor okura. Geri kalan tüm coğrafya, bu devasa köprülerin kurulduğu o tehlikeli sınır boylarına adanmış.

Anlatının içinde dolaşırken, zamanın ekseni ansızın kırılıyor. Levh-i Mahfuz'un o değişmez, kadim satırları, bir anda simülasyon teorisinin o hesaplanabilir ve tekinsiz ihtimalleriyle çarpışıyor. Yerleşik tüm ezberler yerle yeksan olurken, okur salt varlığın metafiziksel ocağına çağrılıyor. Üstelik bu çağrı kuru bir metinle değil; bizzat yazarın elinden çıkma, zihni kanırtan entelektüel derinliğe eşlik eden o keskin kûfî tasarımların sarsıcı görselliğiyle yapılıyor.

Kadim bir harf, kuantumun belirsizliğine omuz atıyor.

Şimdi, bir rasyonalite terazisi kuralım ve en sert itirazı masaya yatıralım. Hat sanatını, ilahi kelamı ve evrensel varoluş iddialarını bünyesinde barındıran böylesine çaplı bir sentezi, sadece üç yüz nüshaya hapsetmek bilginin doğasına ihanet değil midir Sadece belirli bir zümrenin erişebileceği, yüksek bir bedelle mühürlenmiş bir duvar örmek...