Tribünden gelen fatura


Stadyumun ışıkları yanarken mahalle sokağındaki ampul sönüyor. Tribünlerdeki coşku gökyüzüne yükselirken üniversite yemekhanelerindeki kuyruklar uzuyor. Bir kulüp tek bir transfer için 20 milyon euro harcarken bir öğretmen, maaşının yetmediği noktada kredi kartına sarılıyor.
Bu tablo sadece bir tezat değil, bir tercih meselesi. Futbol ekonomisinin normalleşen çılgınlığına bakmak aslında toplum olarak nereye doğru gittiğimize bakmaktır. Kendi şirketlerinde her kuruşu hesap eden iş insanları kulüp başkanı olduklarında nasıl oluyor da bu kadar cömert kesiliyor Bonservis rakamları uçuşurken altyapıya ayrılan bütçe neden hep dipte kalıyor
Gençlere verdiğimiz mesajı düşünün. Okulda ter döken bir çocuğun kafasında şu hesap dönüyor: "Dört yıl üniversite okuyup mühendis olsam kazanacağım maaş o futbolcunun bir haftalık primine bile değmez." Ve o çocuğun zihninde bir şey kırılıyor. Emek kavramı değersizleşiyor, sabır öğretisi anlamsızlaşıyor. Sadece para meselesi olsa belki göz yumardık ama bu bir değer erozyonu yaratıyor. Çalışmadan kazanmanın, vitrine çıkmanın yüceltildiği bir atmosferde hangi gence "çalış, emek ver, sabret" diyebilirsiniz
Tribünlerdeki taraftarın biriktirdiği para yabancı bir futbolcunun menajerine komisyon ödemek yerine Anadolu'nun dört bir yanındaki yetenekli çocuklara yatırım yapılabilir. Japonya'da bir kulüp yöneticisi bonservis bütçesinin yüzde 40'ını altyapıya ayırmak zorunda. Almanya'da kulüplerin borçlanma tavanı var, aşarsan lisansın alınıyor. Portekiz gibi küçük bir ülke dünyaya futbolcu ihraç ediyor çünkü yetenek avcılığına ve keşif sistemine yatırım yapmış. Biz ise hâlâ "büyük transferle şampiyon olunur" yanılgısının peşindeyiz.