Tınıların pasaportu

Gece yarısı, rüzgârın ıslık çaldığı bir sınır kapısında tek bir lamba yanar. Memurun masasındaki mühür bekler. Pasaportlar uzatılır, kapak açılır; pirinç mühür kâğıda değdiğinde kuru ve kesin bir ses duyulur. İnsan, o tek vuruşla adına ve kimliğine kavuşur.

Yan şeritten ise gövdesi ağır bir kamyon geçer. Kasasında ne taşıdığını soran olmaz. Mühür aranmaz, plakasına bakan çıkmaz. Barikat kalkar; yük gecenin karanlığına karışır.

Müzik dünyasının bugün karşı karşıya bulunduğu mesele, biraz da budur: Sınırlarımızdan giderek daha fazla yeni ses geçiyor. Fakat bu sesin kime ait olduğu, kim tarafından üretildiği, hangi kaynaklardan beslendiği ve gelirinin kime gittiği her zaman bilinmiyor. Ses çoğalıyor; kimlik, hak ve sorumluluk aynı hızla görünürleşmiyor.

Yapay zekâ, müzik üretiminin kapısını sonuna kadar açtı. Artık genç bir müzisyen, pahalı bir stüdyoya girmeden de fikrini sınayabiliyor. Evindeki bilgisayar, cebindeki telefon veya erişebildiği bir üretim aracı, onun için ilk prova odasına dönüşebiliyor. Bir ezgiyi farklı düzenlemelerle deneyebiliyor, başka bir enstrümanın dilini öğrenebiliyor, hayalindeki orkestrayı kurabiliyor.

Bu imkânı küçümsememek gerekir. Yeni araçlar, yaratıcı üretimin eşiğini düşürür. Bir gencin ilk bestesini yapabilmesi, sesini duyurabilmesi ve müzik öğrenebilmesi için daha önce ulaşamadığı imkânları önüne koyar. Gençlere "Yapay zekâ kullanma" demek yerine, "Bu aracı kullanırken emeğini ve başkasının hakkını nasıl koruyacağını öğren" demeliyiz.

Asıl soru şudur: Bu teknoloji kimin emeğini görünür, kimin emeğini görünmez kılacak

Mesele, yapay zekâyı üretim alanından çıkarmak değildir. Mesele, insan katkısını, kullanılan kaynağı, alınan izni ve ortaya çıkan geliri açıkça tanımlayacak bir düzen kurmaktır. Teknolojiye karşı değiliz; kaynağı belirsizliğe, emeği görünmezliğe ve geliri denetimsizliğe bırakan anlayışa karşıyız.

İlk ilke şeffaflıktır. Yapay zekânın eserdeki katkısı, niteliğine göre açıklanmalıdır. Bir sanatçının yalnızca fikir aşamasında yararlandığı bir araçla, sözün, bestenin, düzenlemenin veya vokalin bütünüyle sentetik olarak üretildiği durum aynı kabul edilemez. Bu nedenle tek tip bir etiket yerine, katkının türünü gösteren anlaşılır sınıflar oluşturulabilir: insan sözü ve bestesi, yapay zekâ destekli taslak, yapay düzenleme, sentetik vokal, ses benzerliği ve kullanılan veri ya da lisans durumu.

Bu açıklama sanatçıyı küçültmez. Tam tersine, üretim sürecini dürüstleştirir. Dinleyici neyi dinlediğini bilir; sanatçı da kendi katkısını görünür kılar.

İkinci ilke, güvenilir bir eser künyesidir. Bir şarkının söz yazarı, bestecisi, aranjörü, icracısı ve yapımcısı; eserin farklı versiyonlarıyla birlikte ortak bir kayıt standardında tutulmalıdır. Kullanılan yapay zekâ aracının rolü, varsa ses modeli, alınan izinler ve lisans koşulları da bu kayda işlenmelidir. Bunun sorumluluğu platformlar, yapımcılar ve meslek birlikleri arasında paylaşılabilir; ölçüt ise basit olmalıdır: Bir uyuşmazlık çıktığında, eserin nasıl üretildiği ve kimin hangi hakkı taşıdığı anlaşılabilmelidir.

Müzik piyasasının geleceği yalnızca iyi şarkılarla değil, doğru tutulmuş kayıtlarla da kurulacaktır. Künye yoksa güven, güven yoksa sürdürülebilir bir sektör olmaz.

Üçüncü ilke rızadır. Bir sanatçının sesi, nefesi, yorumu ve yıllar içinde oluşturduğu vokal kimliği başkasının izni olmadan taklit edildiğinde ortaya yalnızca teknik bir mesele çıkmaz. Kişinin kimliği, emeği ve dinleyici nezdinde oluşturduğu güven de etkilenir.

Elbette izinli dijital dublaj, arşiv çalışması veya sanatçının kendi kararıyla yaptığı ses lisansı gibi meşru kullanım alanları olabilir. Ancak bu alanların sınırı baştan belirlenmelidir: Kullanımın amacı ne olacak, ne kadar sürecek, hangi mecralarda yayımlanacak, sanatçı ne kadar ücret alacak ve iznini geri çekebilecek mi Bu soruların cevabı sözleşmeye bağlanmadan yapılan her kullanım, yeni bir ihtilafın kapısını açar.

Türkiye'de ses klonlama ve benzeri uygulamalarda hangi hukuki korumanın uygulanacağı somut olayın niteliğine göre değişebilir. Kişilik hakları, telif, sözleşme ve kişisel veriler bakımından mevcut araçlar bazı durumlarda koruma sağlayabilir; fakat hızlı başvuru, açık rıza ve platform sorumluluğu konusunda daha belirgin kurallara ihtiyaç vardır. İzin, sonradan eklenen bir dipnot değil; üretimin başlangıç şartı olmalıdır.

Dördüncü ilke adil paylaşımdır. Yapay zekâ sistemleri insan üretiminden yararlanarak gelişirken, bu eserlerin sahipleri karar ve gelir mekanizmasının bütünüyle dışında bırakılamaz. Burada bütün eğitim kullanımlarının otomatik olarak aynı hukuki sonucu doğurduğunu ileri sürmek yerine, kaynağın izlenebilirliği ve kullanım koşullarının açıkça tartışılması gerekir.

Meslek birlikleri, teknoloji şirketleri, platformlar ve sanatçılar aynı masada buluşmalıdır. Bu masanın görevi yalnızca lisans bedeli belirlemek değildir. Hangi verinin kullanılabileceğini, hangi rızanın yeterli sayılacağını, gelirlerin nasıl raporlanacağını ve itirazların nasıl değerlendirileceğini de belirlemelidir. Geleceğin teknolojileri, geçmişin görünmez emeği üzerine kurulamaz.

Bazı ülkelerde ve uluslararası kuruluşlarda yapay üretimlerin etiketlenmesi, ses ve eser lisansları, yaratıcı gelirlerin korunması gibi başlıklarda yeni uygulamalar geliştiriliyor. Türkiye bu gelişmeleri izlemekle yetinmemeli; kendi müzik coğrafyasının, sanatçısının ve arşivinin ihtiyaçlarına uygun bir model kurmalıdır.

Bu modelin ilk sorumluluğu platformlara düşüyor. Platformlar yapay zekâ katkısını gösteren anlaşılır etiketler koymalı; sanatçıların itirazlarını değerlendirecek, süreleri ve karar gerekçeleri açıklanmış bir başvuru mekanizması kurmalıdır. Böylece şeffaflık yalnızca iyi niyet beyanı olmaktan çıkar, ölçülebilir bir uygulamaya dönüşür.