Tekkenin bahçesinde zaman durdu

Kanlıca'nın o asude tepesinde, saatin tiktaklarına değil, kalbin ritmine ayarlı bir bahçedeyiz. Ataullah Efendi Tekkesi…

18. yüzyıldan bugüne, taşın, toprağın bile zikirle yoğrulduğu bu mekânda, bugün başka bir nefes var. Boğaziçi Üniversitesi Geleneksel Türk Sanatları Topluluğu (GTS), akademinin soğuk koridorlarından çıkıp, hakikatin sıcak iklimine, "hafıza ve el" talimine gelmiş. Gençler, sadece bir mekânı ziyaret etmiyor. Bir zaman tünelinden geçiyorlar.

Bu ziyaret, sıradan bir etkinlik takviminin çok ötesinde. Çünkü ekip, vefatının 40. yılında Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver'in aziz hatırasını, onun yaşayan mirasçıları Ahmed Güner Sayar, Hüseyin Kutlu ve Muammer Semih İrteş hocalarla kayda alıyor.

Peki kim bu Süheyl Ünver Hoca

17 Şubat 1898'de İstanbul Haseki'de dünyaya gelen Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver (1898-1986), tek bir kimliğe sığmayan ender şahsiyetlerden biriydi. Hekim, tıp tarihçisi, ressam, şair, hattat, tezhip ve minyatür ustası... 88 yıllık ömrünün neredeyse tamamını okumak, yazmak, araştırmak, ders vermek, tezhip çalışmak ve ney üflemek için harcayan bir hezarfendi. Darülfünun Tıp Fakültesi'ni bitirdikten sonra Medresetü'l-Hattâtîn'de tezhip ve ebru icazetnamesi alan Ünver, ilim ile sanatı hiçbir zaman birbirinden ayırmadı. 1933'te İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü'nü, ardından Topkapı Sarayı'ndaki nakışhaneyi yeniden düzenleyerek burada yıllarca tezhip ve minyatür dersleri verdi. Klasik Türk-İslam sanatlarının Osmanlı'dan Cumhuriyet'e taşınmasında görünmez ama güçlü bir köprü olan Ünver, başta tıp olmak üzere kültür, sanat ve şehir tarihine dair neredeyse 1900 eser bıraktı. Tanpınar'ın ona bir gün "Süheyl, İstanbul sana emanet" diyerek yoluna devam ettiği rivayet edilir. Ve o, bu emanete sonuna dek sahip çıktı.

Peki, kimin huzurundayız

Hüseyin Kutlu Hoca... Sadece bir hattat dersek, eksik söyleriz. O, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu bir mütefekkir, bir gönül mimarı. Asıl kimliğini akademik diplomalarla değil, sanat ve hizmet yolunda inşa etmiş ender bir şahsiyet.

1975'ten bu yana dizinin dibinde yetiştirdiği 81 talebeye icazet vermiş bir "üstat". Ama onun kamışı, sadece kâğıda dokunmuyor. Eserleri bugün Adana Sabancı Merkez Camii'nden Tokyo Camii'ne, Aşkabat'tan Karacaahmet Şakirin Camii'ne kadar uzanan devasa bir coğrafyada; taşa, çiniye ve mermere "Hu" diye üflenmiş bir ruh gibi yaşıyor.

Hüseyin Hoca'nın derdi, duvara asılacak estetik bir tablo yapmak değil. O, İslam medeniyetinin hat sanatıyla yeniden dirilişini arzuluyor. Geleneksel yöntemleri reddetmeden, onları çağın imkânlarıyla ve modern teknolojiyle harmanlıyor. Dijitalleşen dünyada sanatın "müzelik bir eşya" gibi tozlanmasına izin vermiyor; onu yaşayan, üreten ve konuşan bir dil haline getiriyor. Bu duruşuyla