Şuur ve şefkat

Gecenin dinginliğine inen sahur bereketinin, usulca ağaran şafakla toprağa karıştığı, tabiatın ve ruhun uyanışa geçtiği günlerdeyiz. Ramazan, o eşsiz iklimiyle yüreklerimize sükunet indirirken, bize en büyük imtihanımızın sadece midemizle değil; tüm uzuvlarımızla ve en çok da niyetimizle olduğunu hatırlatıyor. Çoğumuz orucu sadece yeme içmeyi kesmekten ibaret sanırız. Elbette bedenin imsakı farzdır; oysa orucun kemali, ruhun, dilin ve kulağın da imsakından geçer. Zira işin o ince ama ürpertici hakikati şudur: Oruç sadece dilden değil, kulaktan da bozulur!

Gün içinde cüzi irademize sahip çıkamayıp isteyerek dinlediğimiz bir gıybet, zihnimizi bulandıran bir iftira o manevi kalkanı anında çatlatır. Ağzımızdan pervasızca dökülenler yanımızdakinin kulağına ulaştığında, bir başkasının kalbini kırdığında veya zihnini zehirlediğinde, doğrudan onun hakkını ihlal etmiş oluruz. İbadet zedelenir, niyet yara alır ve asıl felaket başlar: Oruç sadece midede kalırken; kul, Hak'tan ve hakka girmekten bozulur!

Burada "Hak'tan" ifadesinin altını bilhassa çizmek gerekiyor. İnsan, kendisine bahşedilen o cüzi iradesine sahip olamadığında, aslında Rabbi tarafından büyük bir imtihan içinde olduğunu unutur. Kötülük ve hile, hâşâ yaratıcının veya inancın kusuru değil; tam aksine imtihanı unutmuş, iradesini ihtirasına teslim etmiş insanın eseridir. Milletin umudunu kırmak isteyen manipülatörlere karşı en güçlü zırhımız işte bu şuurdur.

Üstelik bu tehlike sadece açıkça inançsız olanlardan gelmiyor. Bir de kibriyle inancı ve yaşam tarzını zorlaştıran, kendini tabiri caizse "Platinium Müslüman", "Gold Laik" ya da "Silver Musevi" ilan edip insanlara tepeden bakanlar var. Oysa herkesin kendi inancını, kendi değerini bir başkasına dayatmadan, tabiri caizse ötekinin üzerine kusmadan yaşayabileceği asgari ahlak kuralları yüzyıllar önce belirlenmedi mi Neden sürekli bir şeyleri zorlaştırıyoruz Toplumun sinir uçlarıyla oynayarak bir tür "A/B testi" mi yapıyorsunuz Eğer niyet gerçekten tebliğ ise, doğruyu ve güzeli anlatmak ise; görmek isteyen, nasibi olan zaten o hissi tadacaktır. İdeolojiyi veya dini kendi tekelinde sanan bu kibir, toplumun o kucaklayıcı ruhuna en büyük zararı vermektedir.

İşte tam da bu yüzden, mübarek Ramazan ayında bilhassa çocuklarımızın zihinlerini parlak hatta pırıl pırıl tutmak zorundayız. Çocuklara dini, iyiliği ve ibadeti ifrat ve tefrit uçlarına savrulmadan, beyinlerini yıkamadan, sevdirerek öğretmenin sayısız yolu varken meseleyi yokuşa sürmemek icap eder. Devlet aklı, tam da bu hassasiyetle devreye girerek çocuklarımızın çatışma ortamından uzak, milli şuur ve dayanışma arzusuyla yetişmesi için "Maarifin Kalbinde Ramazan" gibi kıymetli adımlar atıyor. Bu, idari bir karardan ziyade, körpe dimağları manevi bir zırhla kuşatma gayretidir.

Mesele sadece ruhun doyurulmasıyla da bitmiyor. Devlet, bir yandan çocuklarımızın zihinlerine girecek manevi gıdanın sağlığını güvenceye alırken; diğer yandan da midemize girecek maddi gıdanın helalliğini garanti altına alıyor. "Kırsalda bereket, küçükbaşa destek" projesi, sadece etin fiyatı düşsün diye atılmış bir adım değil; köyleri boşalan coğrafyamıza sahip çıkma refleksidir,