Söz haddi aşmadan...

Bizler, malumatı hakikat sanan ağır bir yanılsamanın ortasında, kendi varlığını ruhsuz hesap tahtalarına meze eden bir savrulmayı yaşıyoruz. İnsanı yalnızca malumat istifleyen, etrafındaki her şeyi kaskatı bir hissizlikle tartıp biçen cansız bir döküm defterine indirgeme gayreti, her geçen gün yeni bir sınır aşıyor. Oysa ışığın çekildiği, piyasanın hayhuyunun dindiği ve insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı o alacakaranlıkta geriye kalan şey, yapılan kuru hesaplar değildir.

Varlık, alt alta dizilmiş sayılardan ve kaba mantık oyunlarından ibaret bir yığın olamaz. Ciltler dolusu tartışmanın ve yorucu kelime kalabalığının arasından sıyrılıp gelen o yalın gerçeği, bütün sarsıcılığıyla yeniden hatırlamak zorundayız: İnsan, hesap eden değil, şahitlik eden bir varlıktır.

Eski bir odanın gıcırdayan ahşap eşiğinden içeri adım atan beklenmedik bir misafir... Duvardaki gölgeler donmuş, masanın etrafındakilerin nefesi düğümlenmiştir. Böyle bir karşılaşma anında odayı tarayan cansız bir cam mercek; tabandaki tozu, perdenin dokusunu, duvardaki gölgeleri ve insanların yüzünü eşit bir kayıtsızlıkla hafızasına kazırdı. Fakat insanın bakışı böyle işlemez. İnsan gözü, yeryüzünü edilgen bir ayna gibi yansıtmaz; bakış, zihnin ve kalbin niyetine göre yol alır.

Odaya yönelen bakışlarımız, misafirin duruşundaki tedirginliği, ev sahibinin yüzündeki o anlık sarsıntıyı, iki ruh arasında havada asılı kalan o sessiz gerilimi arar. Niyetimiz neyse, dikkatimiz oraya akar. Bizler dünyanın dışına itilmiş, onu uzaktan seyreden tarafsız yabancılar değiliz; varlığın tam ortasında, onun hamuruna yoğrulmuş canlılarız. Çünkü görmek, çevreden veri toplamak değil, yeryüzüyle kurulan ahlaki ve canlı bir temastır.

Bir meselenin dış kabuğunda oyalanmamak; hadiselerin, eşyanın ve insanın en mahrem köklerine, varlığın dibindeki o sarsılmaz öze nüfuz etme gayreti... Doğrudan varlığın kalbine inilen bu derin kavrayış, o istiknah makamı, bugün yüzeysel bilginin tuzuyla susuzluğumuz artarken en çok ihtiyaç duyduğumuz abıhayattır. Ruhlarımız adeta özün dibine inme açlığı çekiyor. Her şeyi bildiğini iddia eden ama tek bir gözyaşının toprağa düşerken çıkardığı o sessiz ağırlığı kavrayamayan bir kuraklıkla sınanıyoruz.

Bu kuraklıktan çıkışın yolu, insanı yalnızca zihinsel işlemler yapan kuru bir kantar olarak kabul eden o kibirli ezberi bozmaktan geçer. Batı'nın en şatafatlı ilim meclislerinde yetişmiş, mantığın ve felsefenin tüm inceliklerini yutmuş bir aristokratla aynı sofrada oturup acı bir kahve içseydiniz, onun şahsında kuru aklın getirdiği o derin boşluğu kendi gözlerinizle görürdünüz. Geniş arazileri ve sınırsız imkanları içinde bir hayalet gibi dolanan bu adamın zihni, her şeyi kusursuzca yansıtan ama üstünde tek bir dalın bile yeşermediği donmuş bir göl gibidir.

Peki o buzlar ne zaman kırılır Şaşaalı entelektüel tartışmalarda değil; esaretin ve yoksulluğun ortasında, bir parça kuru ekmeği şükürle bölen, sabahın ayazını bir varoluş armağanı gibi ciğerlerine çeken ümmi bir neferin yanında.

Hayatın sırrı, zihnin sonsuz çıkarımlarında değil, her bir nefesin hakkını vererek var olabilme dirayetinde gizlidir.

Yeryüzündeki her şeyi aklının terazisinde tartıp kusurlu bulan, bu yüzden kendi mantığının karanlık kuyusuna düşen o mağrur aydınlanma meftununun hikayesi de tanıdıktır. Onu düştüğü o uçurumun kenarından çekip alan şey, yeni yazılmış bir felsefe risalesi değildi; hayatın doludizgin coşkusuyla şakıyan, neşesi ve yaşama sevinciyle o soğuk akıl odalarını güneş gibi ısıtan saf bir insan sıcaklığıydı.