Yıl 1720, Dersaadet… Ok Meydanı'nın semalarında günlerce sönmeyen şenlik ateşleri, devasa otağların gölgesinde kurulan ziyafet sofraları ve İstanbul'un her köşesinden akın eden mahşeri bir kalabalık. Yüzeyden bakıldığında kusursuz bir kudret gösterisi.
Ancak devrin şairlerinin yaldızlı kasidelerle göklere çıkardığı bu şatafat, aslında içten içe kanayan, on yıl sonra sokakları ateşe verecek olan o derin inhilâlin, yani büyük çöküşün üzerini örten derme çatma bir şaldan ibaretti.
Peki, koca bir cihan devleti neden asıl gücünü meydanlarda ispat etmeye kalkar Çünkü sükûtun ve hakikatin kudreti yitirilmiş, gürültünün kibrine sığınılmıştır. İnsanoğlunun en iflah olmaz gafleti budur; daima zahire, yani satha aldanırız. Yüzeydeki dalgaya meftun olur, dipteki o sessiz ama her şeyi yerle yeksan edebilecek akıntıyı inkâr ederiz.
Yüzyıllar sonra, soğuk bir fizik laboratuvarında insanlığın kibrine tokat gibi çarpan o sarsıcı keşfi hatırlayın. 1959'un puslu Bristol günlerinde anlaşıldı ki; bir zerreyi, bir elektronu rotasından saptırmak için ona ille de kaba bir kuvvet, ölçülebilir bir elektrik yahut manyetik alan uygulamak gerekmez. Gözle görülmeyen, elle tutulmayan, hiçbir cihazın kaydetmediği o müphem 'potansiyel', evrenin kaderini sessizce değiştirmeye muktedirdir.
Maddeye hükmeden şey, yalnızca kaba kuvvet değil; bilimin 'kuantum potansiyeli' adını verdiği o görünmez kudretin bizzat kendisidir.
Bugün, cemiyetimizin tam kalbinde, evlerimizin odalarında aynı körlükle yargı dağıtmıyor muyuz Zihni cıva gibi dağılan, yerinde duramayan, çağın o tekdüze ve renksiz kalıplarına sığmayan taşkın fıtratlı çocuklara bakın. Onların beyninin ön lobunda kopan o biyolojik fırtınayı, iradenin elinden kayıp giden o fren mekanizmasını anlamak yerine, onları "tembel" yahut "şımarık" diye etiketliyoruz.
Sözde psikanalizin o temelsiz safsataları, bu çocukların çırpınışını ebeveyn noksanlığına yordu. Bizler o taşkın dimağları, kendi potansiyellerine uygun bir toprağa dikmek yerine, zorla o dar saksılara sıkıştırmaya çalıştıkça ruhlarında amansız isyanlar kopardık. Görünmeyen o sinirsel potansiyeli kaba bir otoriteyle, kuru bir bağırışla yola getireceğimizi sandık.
Netice Cemiyetin kılcal damarlarına sızan uyuşturucu girdaplarına, sosyal tecride ve derin bir anlamsızlığa sürüklenen heba edilmiş bir nesil.
Şimdi, meselenin tam bu eşiğinde birileri çıkıp gayet mütehakkim bir edayla diyebilir ki: "Bırakın bu görünmez potansiyel edebiyatını! Bir devleti ayakta tutan şey, kılıcın ve altının o somut, caydırıcı gövdesidir. Yaramazı ve isyankârı hizaya getiren şey ise sert bir otoritenin sarsılmaz sopasıdır. Fizikte de, pedagojide de, psikolojide de her şey ölçülen kaba kuvvetten ibarettir."
Bu, asırlardır insanlığı uçuruma sürükleyen en konforlu yalandır. Gerçek ve sarsılmaz olan hiçbir kudret, sathın üzerinde sergilenmez.
Mürekkebin kâğıda dokunduğu o mütevekkil ânı düşünün. Şu günlerde Üsküdar'da, o haşmetli sükûtun gölgesindeki Mimar Sinan Galerisi'nde kapılarını açan "Ruha Şifa Hüsn-ü Hat" sergisi, tam da bu derunî potansiyelin müşahhas bir tecellisidir. Ruh Sağlığı Derneği'nin öncülüğünde, 40'ı aşkın hattatın 57 nadide eseriyle vücut bulan bu sarsıcı inisiyatif, harflerin o müphem ve estetik kıvrımlarında gizlenen şifayı asrın yorgun dimağlarına sunuyor.
Mehmed Hulusi Efendi'den Hamid Aytaç'a, Hasan Rıza Efendi'den Prof. Dr. Hüsrev Subaşı'ya uzanan o kutlu silsile, aslında bize asırlardır aynı hakikati fısıldıyor: Dimağların sentetik girdaplarda heba edildiği, ruhsal muvazenenin sarsıldığı bu devirde; harflerin tefekküre davet eden o dingin tılsımı, kaba kuvvetin ve kimyasal ezberlerin çözemediği kördüğümleri çözebilir.
Sanat ile psikolojinin bu muazzam izdivacı, bireysel ve toplumsal şifanın dışarıdan dayatılan kuru bir emirde değil, sükûtun ve estetiğin o batıni derinliğinde yattığını kanıtlıyor. Dışarıdan satha aldanarak bakanlar o tablolarda sadece is mürekkebini ve kamışı görür; usta ise içindeki o teopolitik ve iyileştirici potansiyeli.

18