Nefesi mülk edinmek

Gece yarısını çoktan geçmiş bir odada, duvardaki sarkaçlı saatin ahşap gövdesinden yükselen o ritmik ve kuru ses... Belki de şu an sen de böyle bir odanın içindesin; gözlerin tavanda, kulağın o tıkırtıda. Sarkaç, her gidiş gelişinde ömür ağacından bir yaprak daha koparıp boşluğa savurur gibi ağır ağır sallanır. O tıkırtı, odanın sessizliğinde insanın kendi kalp atışını bastıran; her saniyede ömrü biraz daha eksilten yabancı bir ses gibidir. İnsan, varlığını yeryüzüne sabitlemek için çoğu zaman en kıymetli hazinesini; yani kendi zamanını, işte böyle sessizce rehine verir. Sen de bilirsin bu hissi: sabah alarmının çaldığı an, daha gözünü açmadan zihninde sıralanan o bitmeyen liste.

Gelecek günleri güvenceye alma kaygısı, iradenin üzerine ağır bir örtü gibi serilir. Takvim yaprakları düştükçe duvarlara sinen yorgunluk, evlatların büyüdüğü o geri getirilemez anları sessizce yutar. Günlerin acımasız bir çarkın dişleri arasında ufalandığı o yerde dinlenmek, bir hak değil; sahadan silinmenin ağırlığını yüklenmek gibi hissedilir. Bitmek bilmeyen yetişme telaşı ise zihnin berrak ufkunu usul usul daraltır. Belki sen de bir akşam, evine dönerken, günün nereye gittiğini bir türlü hatırlayamamışsındır.

Ömür, saat saat takas edilebilecek sıradan bir meta değildir.

İnsan çabalar. Koşturur. Tüketir ve tükenir. Hayatta kalmanın zorunlu kanunları vardır; toprağın işlenmesi, yuvanın korunması ve rızkın temin edilmesi gerekir. Lakin bu zorunluluk, insanın kendi nefesinden ve bağımsızlığından vazgeçtiği cazip bir esarete dönüştüğünde varlığın kökleri derinden sarsılır. Emeğin ve zamanın tek bir merkeze bağımlı kılındığı o kırılma anında, söylemler ile eylemler arasındaki çelişki bütün çıplaklığıyla görünür hâle gelir:

Kurumsal vizyon metinlerinde:

"Değişen dünya düzeninde, çevik yapımızla çalışanlarımıza ömür boyu sürecek bir kariyer yolculuğu ve yetkinlik gelişimi vadediyoruz."

İnsan kaynakları dönüşüm planlarında ise:

"İş yapış biçimlerinin yapay zekâ destekli sistemlerle yeniden şekillendiği bu yeni dönemde, mevcut roller geçerliliğini yitirmiş; iş gücünün görev tanımları yeniden yapılandırılmıştır."

Nefes durur. Zaman donar. Belki sen de böyle bir e-postayı okurken, ekranın karşısında bir an donup kalmışsındır.

Yıllarca toprağa damlayan alın terinin, bir bildirim ekranının soğukluğuyla anlamsızlaştığı o an, insana sarsıcı bir hakikati öğretir: Sadece bir kurumun sunduğu unvana ya da konfor alanına yaslanarak inşa edilen bir hayat, değişen rüzgârların ilk hamlesinde savrulmaya mahkûmdur. Asıl dayanıklılık; geçici yapılara, unvanlara veya makamların gölgesine sığınmakta değil, insanın kendi iradesini, uzmanlığını ve kelâmını gittiği her yerde karşılık bulan bir değer hâline getirebilmesindedir. Çünkü hayatta kalmak; rızkı veya güvenliği tek bir yapının inisiyatifine terk etmekle değil, yetkinliğini sürekli yenileyerek kendi yörüngesini çizebilmekle mümkündür.

Nitekim büyük bir Rus yazarın kaleme aldığı, insanlığın en hacimli romanlarından birinde de aynı hakikat çırılçıplak görünür: servetin ve en seçkin eğitimin mirasçısı olan kahramanlardan biri, yıllarca kitaplarda, unvanlarda ve hesaplarda aradığı huzuru bulamaz; onu ancak sıradan bir esirin yanında, hayatı olduğu gibi, an be an yaşamayı öğrendiğinde bulur. Bir başka kahraman ise, zekâsının ve felsefi derinliğinin ona sunduğu her cevabın boşluğunu görüp karamsarlığa düşer; onu yeniden hayata bağlayan da bir kitap ya da bir tartışma değil, sevginin ta kendisidir. Demek ki insan, önce düşünüp sonra yaşayan bir varlık değildir; tam tersine, önce yaşar, sonra düşünür. Zaten baştan beri dünyanın dışında duran bir seyirci hiç olmadık; doğduğumuz andan itibaren onun içindeyizdir, ve ancak içinden bakarak onu anlayabiliriz.

Bu ders yalnızca senin, benim, tek tek her insanın öğrendiği bir ders değil aslında. Bir insan azığını ve onurunu tek bir kapının insafına bıraktığında hürriyetini nasıl yitirirse, bir millet de güvenliğini, diplomasisini ve üretim gücünü başkalarının inisiyatifine bıraktığında kendi tarihinden aynı şekilde sürgün edilir. Asırlık idare sanatımızın terazisinde bu kural hiç şaşmaz: Özgürlük, başkasının bahşettiği bir lütuf değil; kendi aklınızla ürettiğiniz ve sahadaki gücünüzle tahkim ettiğiniz sarsılmaz bir kelâmdır.

Nitekim geçtiğimiz günlerde Ankara'daki zirvede sergilenen vakur duruş da, eski nizamın sarsıldığı ve yeni bir dünyanın doğum sancılarının yaşandığı bu kritik eşikte, tam olarak bu "kendi nefesimizi kendimize ait kılma" iradesinin bir yansımasıydı. Bir milletin gökyüzünü başkasının kanadına muhtaç kalmadan koruyabilmesi neyse, üretimine yeniden nefes aldırmak için imalat sektörüne açtığı 1 trilyon liralık finansman ve destek paketi de aynı iradenin başka bir cephesidir yalnızca; ikisi de aynı köke dayanır: kendi ayakları üzerinde durabilme kararlılığı.